Güney Asya’nın topluluksal temelde bölünmesinin yetmişinci yılı

Keith Jones
22 Ağustos 2017

Yetmiş yıl önce bu hafta, 15 Ağustos 1947’de, Güney Asya’nın Britanyalı sömürgecileri, iktidarı Jawaharlal Nehru ile Mahatma Gandhi’nin Hindistan Ulusal Kongresi’nin önderlik ettiği “bağımsız” bir Hindistan hükümetine devretti.

Ondan bir önceki gün, Hindistan’ın son genel [sömürge] valisi Lord Mountbatten, Müslüman bir devlet olarak Pakistan’ı resmen ilan etmek üzere, Karaçi’de, Müslüman Birliği Başkanı M.A. Cinnah’a katılmıştı. Pakistan, “yeni” Hindistan’ı Hindu ağırlıklı bir devlete dönüştürecek şekilde, Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan topraklarının kuzeybatı ve kuzeydoğu bölgelerindeki Müslüman çoğunluktan oluşturulmuştu.

Oysaki Müslümanlar, bin yılı aşkın süredir Hint yarımadasının tüm bölgelerinde yaşıyorlardı.

Topluluk temelindeki bölünme, 20. yüzyılın en büyük suçlarından biriydi. O, Güney Asya’nın sonraki tüm tarihini biçimlendiren, daha doğrusu biçimsizleştiren bir suçtu.

Bölünme, en az iki milyon Hindu’nun, Müslüman’ın ve Sih’in can verdiği aylar süren korkunç bir topluluksal şiddete neden oldu ve insanlık tarihindeki en büyük toplu göçlerden birine yol açtı.

Sonraki dört yıl içinde, genellikle yalnızca ellerine ve sırtlarına alabileceklerinden fazlasını taşımayan 15 milyonu aşkın insan; Hindular ve Sihler Pakistan’dan Hindistan’a, Müslümanlar ise Hindistan’dan Pakistan’a doğru, bir ülkeden diğerine göç etti.

Bölünme, Güney Asya’nın coğrafyasını, tarihini, kültürünü ve su kaynaklarının akılcı kullanımı dahil ekonomik gelişme mantığını altüst etti. Yetmiş yıl sonra, Güney Asya, dünyanın ekonomik açıdan en az bütünleşmiş bölgesidir.

Bölünmenin, Hindistan’ın ilk başbakanı Nehru’nun da aralarında olduğu mimarları, bunun, topluluksal kaynamaya son vermese bile, onlar arasındaki sürtüşmeleri hafifleteceğini ileri sürmüşlerdi. Gerçekte ise, bölünme, toplulukçuluğu Güney Asya devlet yapısının içine soktu; böylece onu yerleştirip geliştirdi.

Müslüman Pakistan’ın ve görünüşte laik Hindistan’ın egemen seçkinleri, toplulukçuluğu ve onun ideolojik akrabaları olan kökten dinciliği ve kastçılığı, toplumsal öfkeyi gerici bir yöne akıtmanın ve işçi sınıfını bölmenin bir aracı olarak teşvik etmişlerdi.

Bölünme, Hindistan ile Pakistan arasında, devasa kaynakları heba eden ve bugün Güney Asya halklarını nükleer imha ile tehdit eden gerici bir askeri-stratejik rekabete yol açtı. Hindistan ile Pakistan, geçtiğimiz yetmiş yılda üç kez resmen, birçok kez de ilan edilmemiş savaşlara girdi ve sayısız savaş krizi yaşadı.

Son döneme kadar Hint burjuvazisinin başlıca partisi olmuş olan Kongre, kendisini her zaman bölünmenin, yani Britanya emperyalizmi ile Müslüman Birliği’nin kurbanı olarak sunmuştur.

Britanya, elbette, topluluk kategorilerini kendi imparatorluk denetimi sistemine dahil edecek şekilde “böl ve yönet” politikası uygulamış ve Müslüman Birlik, Hindistan’ın sömürgecileri ile dolaplar çevirmiştir.

Ancak Kongre’nin bu toplulukçu oyuna karşı koyamamasının; kendi “birleşik, demokratik ve laik” Hindistan uğruna mücadelede Hindu-Müslüman-Sih birliği programına ihanet etmesinin ve bölünmeyi uygulamaya koymasının arkasında temel sınıfsal nedenler bulunmaktadır. Bunlara, Bengal’in ve Pencap’ın kopartılmasında başlıca Hindu ve Sih toplulukçuları olan Shyma Prasad Mukherjee ve Master Tara Singh ile yakın işbirliği de dahildi.

Burjuva Kongre Partisi, Güney Asya’nın işçi ve emekçilerini ortak sınıfsal çıkarları temelinde harekete geçirmeye ve bu yolla Güney Asya’yı “aşağıdan” birleştirmeye düşmandı ve yapısal olarak acizdi.

Kongre Partisi, Britanya egemenliği altında işçi sınıfını sömürme fırsatları sınırlanmış olmasına sinirlenen Hindistan burjuvazisinin çıkarlarını temsil ediyordu. Kongre, Gandi önderliğinde, 1920 ile 1942 yılları arasında sıkıca denetlenen ve siyasi olarak kuşa çevrilmiş bir dizi kitlesel seferberlik başlatmıştı. Ama kitleler, özellikle de işçiler sahneye çıktıkça, Kongre daha ısrarlı biçimde emperyalizm ile bir anlaşma peşinde koştu.

Kongre, özellikle 1942’deki “Hindistan’ı Bırak” hareketi deneyiminin ardından, kendi denetiminin dışında kitlesel işçi ve köylü mücadelelerinin patlak vermesinden ve Hindistan’daki Britanya yönetimine karşı mücadelenin kapitalist mülkiyeti tehdit edecek daha radikal güçlerin önderliğine girmesinden korkuyordu.

Hindistan, 1945 ile 1947 yılları arasında, kitlesel grevlerin, Kalküta ile Bombay gibi proleter merkezlerde polis ve ordu ile doğrudan çatışmaları kapsayan emperyalizm karşıtı seferberlikleri ve Kraliyet Hint Donanması denizcilerinin bir isyanını içeren, ön-devrimci karakterde mücadelelerle sarsılıyordu.

Kitleler ne kadar öne atıldıysa, Kongre Partisi’nin önderleri kapitalist egemenliği istikrara kavuşturmak amacıyla sömürge devletinin baskı aygıtını kendi ellerine almaya o kadar istekli hale geldiler. Onlar, bu amaç doğrultusunda, Britanya ile bir anlaşma yapmaya can atıyorlardı. Britanya ise, Güney Asya üzerindeki emperyalist egemenliği doğrudan değil de dolaylı hale getirme gerekliliğinin farkına varmıştı. Yine de o, sıkı bir pazarlığa girişmek ve böylece Kongre’yi ve Hint burjuvazisini kısıtlamak amacıyla, topluluk kartını, kendi Müslüman burjuvazisini ve mülk sahibi vekillerini kullanmak niyetindeydi.

Kongre’nin Ağustos 1947 öncesindeki otuz yılda Güney Asya’yı sarsmış olan emperyalizm karşıtı kitlesel hareketi denetleme ve nihayetinde bastırma becerisi, Stalinist Sovyet bürokrasisinin ve onun Hindistan Komünist Partisi’nde (CPI) örgütlü Hintli yardımcılarının ihanetlerine bağlıydı.

1917 Ekim Devrimi’nin başlıca derslerini kasten görmezden gelen Stalinistler, her adımda ulusal burjuvazinin emperyalizm karşıtı hareket üzerindeki denetimini pekiştirmeye ve işçi sınıfının köylü kitlelerinin önderliği için ona meydan okumasını engellemeye hizmet eden bir yol izlediler. Buna, burjuva Kongre’yi çok sınıflı bir cephe olarak selamlamak; Britanya’nın Hindistan’daki yöneticilerinin 1942’deki Hindistan’ı Bırak hareketini Müttefiklerin savaş faaliyetlerini tehlikeye attığı gerekçesiyle bastırmasını desteklemek ve Müslüman Birliği’nin ayrı bir Pakistan yönündeki gerici talebine arka çıkmak dahildi.

Stalinistler, 1945-47’deki kabarış sırasında, işçi sınıfının kendi taleplerini ve mücadelelerini, Hindistan’ın Kongre ile Müslüman Birliği’nin ortak önderliği altında bağımsızlığını güvenceye alacak bir “Ulusal Cephe”nin inşasına tabi kılması gerektiğinde ısrar ettiler. Bu kanlı bıçaklı örgütlerin Britanya emperyalizminden en iyi anlaşmayı elde etmek için birbirlerine karşı manevra yapıyor olması önemli değildi.

Bizzat kendisi dünya kapitalizminin II. Dünya Savaşı sonrası yeniden istikrara kavuşturulmasında önemli bir unsur olan bölünme, demokratik devrimin Hindistan ve Pakistan burjuvazileri tarafından bastırılmasının yalnızca en dolaysız ve çarpıcı ifadesiydi. Başta tarımsal ilişkilerde radikal bir dönüşüm ve kast sisteminin kökünü kurutulması olmak üzere, köylü kitlelerinin karşı karşıya olduğu yakıcı sorunların hiçbirinin üzerine gidilmedi. Her iki ülkede de, geçim araçlarından, ücretlerinden ve temel toplumsal güvencelerden bile yoksun halde, mücadeleleri en baştan devlet baskısıyla tehdit edilen işçi sınıfı, yoksulluk içinde kıt kanaat geçinmeye mahkum edilmişti.

Bugün Batı medyasında Hindistan’ın “yükselişi” hakkında çok şey anlatılıyor. Ne var ki, Hindistan burjuvazisi 2017’de Hintli işçilerin ve emekçilerin çıkarları karşısında, yetmiş yıl önce olduğundan çok daha gerici ve düşmandır.

Hindistan’ın geçtiğimiz çeyrek yüzyılda dünya kapitalizmi için bir ucuz emek üreticisine dönüşmesi, son derece küçük bir tabakayı zenginleştirmiştir. Hindistan şimdi dünyada en fazla milyardere sahip olan üçüncü ülke olmakla övünürken, ülkedeki 1,3 milyar insanın dörtte üçü günde 2 dolardan az bir gelirle yaşamaya çalışıyor.

Nasıl ki Donald Trump Amerikan egemen sınıfının caniliğini ve acımasızlığını cisimleştiriyorsa, Hindistan egemen sınıfının gerçek yüzü de, ifadesini, şimdiki başbakan, Hindu üstünlükçüsü, otoriter Narendra Modi’de buluyor.

Modi, yatırımcı yanlısı “reform”u hızlandırarak ve Hindistan’ı ABD emperyalizmi ile umarsızca işbirliği içine sokarak, ülkenin büyük güç arzuları dahil olmak üzere, Hindistan kapitalizminin yükselişini daha fazla ilerletmekle görevlendirilmiştir.

Hindistan, bugün, ABD’nin Çin’e karşı askeri-stratejik saldırganlığında bir cephe hattı devleti işlevi görüyor. Bu tehlikeli gelişme, iki aydır devam eden Çin-Hindistan sınır gerilimin savaşa dönüşmesi tehlikesi ve Modi’nin Trump’ın Kuzey Kore’yi yakıp kül etme tehditlerine tam desteği eliyle vurgulanıyor.

Gerici Pakistan burjuvazisi onlarca yıl ABD emperyalizmi için bir vekil işlevi gördü ve bugün de bu rolü sürdürmeye can atıyor. Ancak Washington, bunun Güney Asya’yı tehlikeli biçimde istikrarsızlaştırdığına ve nükleer silahları da kapsayan bir silahlanma yarışını körüklediğine dair Pakistan’dan defalarca gelen uyarılara rağmen, onun ezeli rakibi Hindistan’ı her zamankinden daha sıkı bir şekilde kucaklıyor. Bu ise, artan şekilde kaygılanan İslamabad’ın Pekin ile geçmişe dayalı bağlarını sıkılaştırmasına neden oluyor.

Dolayısıyla, bölünmeden doğan Hindistan ile Pakistan arasındaki gerici rekabet, bugün, her birine büyük bir patlama yükü ekleyecek şekilde, ABD-Çin anlaşmazlığıyla sarılmış durumda.

Güney Asya işçileri, geçtiğimiz yüzyılın büyük stratejik deneyimlerinden, Rus Devrimi’nden ve aynı zamanda sömürge burjuvazisinin Güney Asya’daki emperyalizm karşıtı demokratik devrimi bastırmasından ve “bağımsız” kapitalist egemenliğin başarısızlığından dersler çıkarmalıdır.

Savaşa karşı mücadele, işçi sınıfının önderliğinde verilmeli ve uluslararası sosyalist bir programa dayanmalıdır. Geç kapitalistleşmiş ülkelerde emperyalizmden kurtulmanın; sömürgeciliğin ve kapitalizm öncesi sömürü biçimlerinin kökünün kazınmasının tek yolu, sosyalist devrimden ve ezilen emekçi kitlelere dayalı bir işçi hükümetinin kurulmasından geçmektedir. İşçi sınıfı, böylesi bir devrime önderlik etmek için, Sürekli Devrim programına dayanan partileri, yani Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerini inşa etmelidir.