G20’deki yavan sözler, dünyanın savaşın eşiğinde olduğunu gizleyemiyor

3 Temmuz 2019

“Felaket getiren on yıl” olarak bilinen 1930’larda, büyük güçler arasında, hem diplomatik ve uluslararası cephedeki, hem de ekonomi ve ticaret alanlarındaki ilişkilerde her türlü zikzak söz konusu oluyordu.

Bir gün anlaşma yapıp ertesi gün anlaşmayı bozma eliyle karakterize edilen bu çılgınca faaliyetin asli bir nesnel özü vardı. Bu, emperyalist güçlerin, Eylül 1939’da patlak veren dünya savaşı tufanı öncesindeki çılgınca manevralarının aldığı biçimdi.

Gerekli değişiklikler yapılmak kaydıyla, o dönem ile şimdiki arasında doğrudan benzerlikler söz konusudur. Trump yönetiminin İran, Kuzey Kore ve Çin konusunda yaptığı dönüşler (bir gün savaşla tehdit edip, ertesi gün bir anlaşmanın duyurulması ve sonraki gün daha fazla tehdit etmesi), aynı mantığa sahiptir. Bunlar, kaçınılmaz olarak yeni bir savaşın patlamasına doğru yönelen, kriz içindeki bir jeopolitik düzenin ifadesidir.

Bu, geçtiğimiz Perşembe günü, ABD Senatosu’ndan iki partinin desteğiyle 86 lehte 8 aleyhte oyla geçen ve Pentagon’a 750 milyar dolarlık devasa bir bütçe yetkisi veren yasanın kabul edilmesi ile vurgulanmıştır. Söz konusu yasanın hedefi, Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Jim Inhofe tarafından ifade edildi.

Dünyayı “hayatımdaki herhangi bir dönemde olduğundan daha istikrarsız ve daha tehlikeli” olarak betimleyen Inhofe, hem Rusya ve Çin ile “stratejik rekabeti” hem de İran ve Kuzey Kore gibi “haydut ülkeler”den gelen tehditleri sergileyen Ulusal Savunma Stratejisi’nin, “bize karşı dürüst” olduğunu söylüyordu.

Inhofe’un açıklamaları ve askeri harcamadaki devasa artışa yönelik iki partili destek, ABD siyaset kurumunun ve onun ordu-istihbarat kurumlarının temel pozisyonunun altını çizmektedir. Onlar, dünyanın geri kalanını varoluşsal bir tehdit olarak görüyorlar.

II. Dünya Savaşı’nın sonunda tartışmasız bir üstünlük sağlamasından sonraki yetmiş yılda ekonomik gücünde yaşanan gerilemeyle karşı karşıya olan ABD, egemenlik krizine askeri güç kullanarak karşı koymaya çalışıyor ve insanlığı III. Dünya Savaşı’na sürüklemekle tehdit ediyor.

Büyük güçler arasında var olan anlaşmazlıklar ve gerilimler (herkesin herkese karşı savaşı), hafta sonu Japonya’nın Osaka kentinde düzenlenen G20 zirvesi toplantılarında gözler önüne serildi. Toplantı, Trump’ın, İran’a yönelik bir saldırıyı iptal etmesinden yaklaşık on gün sonra yapıldı. Söz konusu saldırı, hesaplanamaz sonuçları bulunan kontrolsüz bir askeri çatışmayı tetikleyebilirdi.

G20 zirvesi toplantıları, 2008’deki küresel mali krizin ardından, küresel ekonominin gidişatını düzene sokmaya çalışan bir mekanizma oluşturmak ve kısıtlayıcı ticari önlemler ve korumacılık başta olmak üzere II. Dünya Savaşı’na zemin hazırlayan türde çatışmaların patlak vermesini önlemek için başlatılmıştı. Zirve toplantısı, bu çabaların bütünüyle başarısızlıkla sonuçlanmış olduğunu gösterdi.

Financial Times ekonomi yazarı Martin Wolf’un belirttiği gibi, küresel işbirliğinin temelini genişletmek üzere kurulmuş olan G20, “genel düzensizliğin kurbanı oldu. G20 üyeleri, kendilerine şifa bulmaları gereken hekimler gibi. Peki, bulacaklar mı? Cevap, kesinlikle bugün değil.” Doğrusu, başka herhangi bir günde de olmayacak.

Trump yönetiminin, ekonomik rakiplerine; yalnızca Çin’e değil, Japonya’ya, Avrupa Birliği’ne ve Almanya’ya saldırması ve dünyadan “Önce Amerika” gündemine boyun eğmesini istemesi nedeniyle, zirve, temel yükümlülüğünü yerine getirmekte başarısız oldu.

Toplantıya başkanlık eden Japonya Başbakanı Şinzo Abe, ticaretle bağlantılı gerilimlerin küresel ekonomi için bir risk oluşturduğu uyarısında bulundu ve II. Dünya Savaşı sonrası serbest ticaret sisteminin “sallantıda olabileceğine” ilişkin kaygılar olduğunu belirtti. Bu, durumu anlatmak için oldukça yetersiz bir ifadedir.

“Korumacılığa karşı koyma” konusundaki önceki taahhütler rafa kaldırıldı ve sonuç bildirisi, sadece, özgürlük ve adalet gereksinimi üzerine bir dizi yavan ifadeyle kabul edildi. Abe’nin belirttiği gibi: “G20 ülkeleri arasındaki farklılıklar üzerinde durmaktansa, ortak bir zemin bulmaya uğraştık.”

Başka bir ifadeyle, ticari ve ekonomik çatışmalar yoğunlaşırken, bu farklılıkları hasıraltı etmeye ve askeri çatışma hazırlıklarını gizlemeye uğraştılar.

Çin’e karşı ticaret savaşına ilişkin çok önemli meselede de, Trump’ın on gün önce İran’a saldırıyı iptal etmesi ile doğrudan benzerlikler söz konusu oldu. Trump, zirve sırasında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping yaptığı görüşmede, daha önce 200 milyar dolar değerindeki Çin malına uygulanmış önlemlere ek olarak, 300 milyar dolar değerinde Çin malına, büyük olasılıkla yüzde 25 oranında ilave gümrük vergisi getirilmesini erteledi.

Ancak İran ve Kuzey Kore ile yaşanan çatışma konusunda hiçbir şey çözülmedi ve Çin’i hedef alan tüm önlemler “ateşe hazır” olmayı sürdürüyor.

Trump, Çin’den ABD’ye yapılan neredeyse tüm ithalatı kapsayacak olan yeni önlemler tehdidini, resmi görüşmeler kaldığı yerden devam ederken, yalnızca “şimdilik” askıya almayı kabul etti. Fakat temel sorunlar hakkında herhangi bir hareket söz konusu değildi. Bunların başında, ABD’nin mevcut gümrük vergilerini sürdürme ve ancak Çin’in bir anlaşmaya boyun eğdiğini tek taraflı olarak belirlediği zaman bunları kaldırmaya başlama hakkına sahip olduğu konusundaki ısrarı gelmektedir ki bu, Pekin tarafından kabul edilemez bir talep olarak görülüyor.

Toplantı öncesinde, Çin, ABD’nin Çinli telekom devi Huawei’e karşı kısıtlamaları kaldırması yönündeki talebini yerine getirmedikçe, görüşmelerin yeniden başlamasının söz konusu olmayacağını vurgulamıştı.

Huawei, bakanlığın Kısıtlanmış Varlıklar Listesi’ne (Kara Liste) alınmış durumda ve bu, Huawei’e önemli parçalar satmak isteyen ABD’li şirketlerin hükümetten izin almak zorunda olduğu anlamına geliyor. Bu adım, şirketin küresel faaliyetlerini felce uğratmayı amaçlıyordu ve ilan edilmesini izleyen haftalarda belirgin bir etkide bulundu.

Bu tehdit, Huawei’in tepesinde asılı durmaya devam ediyor. Trump, Ticaret Bakanlığı’nın kararını iptal etmedi ve Kısıtlanmış Varlıklar Listesi meselesine ancak görüşmelerin sonunda karar verileceğini söyledi. ABD başkanı, yalnızca, Amerikalı firmaların Huawei’e mal göndermesine izin verme konusunda muğlak bir taahhütte bulundu. Trump, bu konuda, “Büyük bir ulusal acil durum sorunu bulunmayan donanımlardan bahsediyoruz,” dediği için, bunun ne anlama geldiği son derece belirsiz.

Ancak hem istihbarat ve ordu aygıtı, hem de onların Demokratik ve Cumhuriyetçi partiler içindeki sözcülerine göre, tam da Huawei’in varlığı ve onun, Çin’in endüstriyel ve teknolojik gelişmesini arttırma çabası açısından ifade ettiği şey, ABD’nin gerekli gördüğü her yolla karşı koymaya kararlı olduğu “büyük bir ulusal acil durum” oluşturmaktadır.

Trump’ın Huawei konusundaki “taviz”i, siyaset kurumunun her iki kanadı tarafından hızla sert biçimde eleştirildi.

Demokratların Senato önderi Charles Schumer, yaptığı açıklamada şunları belirtti: “Huawei, Çin’i ticarette adil hale getirmek için sahip olduğumuz birkaç etkili kaldıraçtan biri. Eğer Trump –göründüğü üzere– bundan vazgeçerse, bu, Çin’in haksız ticari faaliyetlerini değiştirme becerimizi çarpıcı biçimde zayıflatacaktır.”

Cumhuriyetçilerin Senato’daki önde gelen üyelerinden ve Çin karşıtı şahinlerden biri olan Marco Rubio, bundan daha ileri gitti: “Doğrusu eğer Başkan Trump Huawei’e yönelik son kısıtlamaları feda ederse, o zaman bu kısıtlamaları yasa yoluyla geri getirmemiz gerekecek. Ve bu [yasa] büyük bir çoğunlukla geçecektir.”

G20 toplantısı, uluslararası ilişkilerdeki tam istikrarsızlık, bir yapılıp bir iptal edilen anlaşmalar ve artan ekonomik çatışmalar, dünya halklarına açık bir uyarıda bulunuyor: yeni bir dünya savaşının koşulları hızla olgunlaşıyor ve savaş kapıyı çalıyor.

Bu açık ve yakın tehlike, yalnızca, dünya işçi sınıfının savaş karşıtı kitlesel hareketinin geliştirilmesi yoluyla yenilgiye uğratılabilir. Bu hareket, kapitalist kar sistemine ve dünyanın rakip ulus devletlere ve emperyalist güçlere bölünmüşlüğüne son vererek sorunu kaynağında çözecek olan uluslararası sosyalist bir program uğruna mücadeleye dayanmalıdır.

Nick Beams