COVID-19 salgınının ortasında hükümet işçilere yönelik saldırıları arttırıyor

Ulaş Ateşçi
11 Nisan 2020

Türkiye bir ay içinde 47.000’i aşan vaka sayısıyla koronavirüs salgınının dünyada en hızlı yayıldığı ülkelerden biri olarak ortaya çıkarken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, bu salgını işçi sınıfına yönelik toplumsal saldırıları yoğunlaştırmak için fırsat olarak kullanıyor. COVID-19 vakalarının özellikle fabrikalarda artmasına rağmen, hükümet, önceliğinin üretimi, ihracatı ve kârlılığı sürdürmek için işçilerin çalışmaya devam etmesi olduğunu açıkça ortaya koymuş durumda.

Hükümetin bu önceliği, İçişleri Bakanlığı’nın Cuma akşamı saat 10 sularında içeriğini açıklamadan 30 büyükşehir ve Zonguldak için iki gün sokağa çıkma yasağı ilan ederek halkın geniş kesimlerini kargaşaya sürüklemesinde de kendisini gösterdi. Yaklaşık 60 milyon insanın yaşadığı bu şehirlerdeki emekçi kitleler, başlamasına yaklaşık iki saat kala ilan edilen iki günlük yasak karşısında telaşla ihtiyaçlarını gidermeye çalışmak için sokağa çıktılar. Hükümet, toplum sağlığını büyük riske atan ve virüsün yayılmasına zemin hazırlayan bu karar ile krizi yönetemediğini bir kez daha gösterdi. Bununla birlikte, bu “yönetememe” durumu, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda izlenen politikanın bir sonucudur. Amaç, salgının acilen kontrol altına alınması için gerekli önlemleri almak değil, bu çıkarları korurken önlem alıyor gibi görünmektir.

Hükümet geçtiğimiz ay yalnızca küçük işletmelerin (kafeler, restoranlar, kahvehaneler, spor salonları, kuaförler vb.) faaliyetlerini durdurdu ancak işçiler arasında artan vakalara ve ölümlere rağmen sanayi üretimi devam ediyor. Yalnızca Ford, Renault, Tofaş-Fiat, Mercedes Benz, Toyota, Hyundai ve Honda gibi otomotiv üreticileri Mart ayında ve Nisan başında fabrikaları durdurdular. Bu da asıl olarak tedarik zincirindeki sıkıntılardan ve talepte yaşanan büyük düşüşten kaynaklanıyordu. Amerika’da ve Avrupa’da otomotiv işçilerinin gerçekleştirdiği fiili grevler de bazı fabrikalarda üretimin durdurulmasını dayattı.

Hükümetin bu öldürücü politikasına karşı, metal, inşaat ve tekstil gibi salgın karşısında kritik önemde olmayan sektörlerde çalışan işçiler geçtiğimiz haftalarda fiili grevlere gittiler. İstanbul’daki inşaat işçilerinin, Hatay’da filtre fabrikası işçilerinin ve Gebze’deki metal işçilerinin iş bırakma eylemlerinin ardından, geçtiğimiz hafta da İzmir ve Gaziantep’te tekstil işçileri iş bıraktı. İzmir’deki Akar Tekstil’de iş bırakan işçiler, şirketin haydutlarının fiziksel saldırısına uğradılar.

Egemen seçkinlerin çıkarlarına odaklanan hükümet, geçtiğimiz ay iş dünyası için 100 milyarlık bir paket açıklamıştı. Bunu, “Milli Dayanışma Kampanyası”nın başlatılması ve büyük sermaye gruplarının “dar gelirli vatandaşlarımıza ilave destek” sağlamak için bağış yapmaya çağrılması takip etti. Kampanyanın asıl amacı ise, işçilerin salgın karşısında izlenen politikaya artan sınıfsal öfkesine karşı milliyetçiliği teşvik etmekti. Birçok büyük şirket ve banka, işçileri çalışmaya zorlayarak riske atmalarına rağmen, yaptıkları bağışlarla övündüler ve bunların reklamını yaptılar.

Hükümet şu ana kadar sadece 1,5 milyar lira (225 milyon dolar) kadar toplayabilmiş durumda. Gelgelelim 2019 rakamlarına göre Türkiye’nin 27 dolar milyarderinin toplam serveti 50 milyar dolar düzeyindeydi. Bu servet, gerekli olmayan sektörlerdeki bütün işçilerin salgın sırasında ücretli izne çıkarılmasına ve sağlık altyapısını ciddi ölçüde geliştirmeye yeterlidir.

Bunlara ek olarak, salgın krizini fırsata çeviren hükümet, sözde işten çıkarmayı üç ay yasaklayacak bir yasa tasarısı hazırladı ve bunu önce patronların dikkatine sundu. Hükümet yanlısı A Haber, İngilizce haberinde bir yetkilinin şunları söylediğini aktardı: “Yasa teklifi, istihdamı güvence altına alacak, ücretsiz izne çıkarılan ve yarı zamanlı çalışmaya uygun olmayan çalışanları korumaya çalışacak.”

Bu apaçık bir yalandır. Gerçekte, yasa, patronların işçileri günde sadece 39 lira ile altı aya kadar ücretsiz izne çıkarmasının önünü açıyor. Bu, işçilere, zaten açlık ücreti olan aylık 2.324 liralık asgari ücretin yarısının ödenmesi anlamına geliyor. Dahası bu ödeme, patronlar tarafından değil ama işsizlik fonundan karşılanacak. Mevcut yasaya göre patronlar ücretsiz izin için işçilerin onayını almak zorundayken, bu yasayla birlikte ücretsiz izin dayatması kalıcı hale gelmiş olacak.

Ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu, göstermelik bir şekilde dile getirdiği ikiyüzlü eleştirilere rağmen, bu ödemenin “Elbette yine önemli” olduğunu söyledi. CHP’yi ve sendikaları destekleyen sahte sol gruplar da bu süreçte gerici bir rol oynuyorlar. Geçtiğimiz yılki yerel seçimlerde önderi CHP’den aday olan Sol Parti’nin (eski Özgürlük ve Dayanışma Partisi, ÖDP) gazetesi BirGün’ün köşe yazarı Ozan Gündoğdu, bu yasa tasarısını “olumlu” diyerek alkışlıyor ama sadece “Bunlar 1 ay önce yapılmalıydı” diye şikayet ediyordu.

CHP yanlısı Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da, sendikanın işçi düşmanlığını açıkça gösterecek şekilde, ilk yaptığı açıklamada “Önerilerimizin doğruluğu geç de olsa anlaşıldı” diyerek tasarıyı alkışladı. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’in Genel Sekreteri Özkan Atar ise, “Verdiğimiz mücadelenin sonuçları alınmaya başlandı,” diye ilan etti. DİSK, 30 Mart’ta yaptığı açıklamada, 48 saat içinde hükümetin gerekli adımları atmaması halinde, tehlikeli koşullarda çalışmama biçimindeki anayasal hakkını kullanacağını ilan etmişti. Buna rağmen, beklendiği gibi, sendika bürokratları işçileri greve gitmeye çağırmadılar.

Koronavirüs krizi, hükümet, büyük sermaye ve sendikalar arasında işçilere karşı sürdürülen işbirliğini daha da gözler önüne serse de, bu işbirliği salgınla birlikte başlamadı.

Daha geçtiğimiz Ekim ayında, DİSK önderi Çerkezoğlu, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından düzenlenen, bakanların, Türk-İş ve Hak-İş genel başkanlarının da katıldığı “Ortak Paylaşım Forumu”na katılmıştı. O zaman WSWS, işçilere şu uyarıda bulunmuştu: “İşçi sınıfına karşı düzen kurumlarının bir araya geldiği ve sınıf mücadelesinde dünya çapında yaşanan yükselişin ortasında ilk kez düzenlenen bu forumun amacı, işçi sınıfı içinde artan muhalefetin nasıl bastırılacağını ele almaktır.”

Aynı TİSK’in geçtiğimiz Perşembe günü düzenlenen çevrimiçi yönetim kurulu toplantısında, Koç Holding Ekonomik ve Araştırmalar Koordinatörü Ahmet Çimenoğlu, içinden geçilen dönemle ilgili “ekonomik görünüm” üzerine açıklamalar yapıyor; Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Burak Akkol da toplantıya katılan AKP Sivil Toplum ve Halkla İlişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eski Bakanı Sayın Jülide Sarıeroğlu’na “alınan önlem paketleri” için teşekkür ediyordu.

Sendikalar AKP’nin salgın karşısındaki habis ihmal politikasını örtbas etmeye çalışırken, COVID-19, Türkiye geneline, özellikle de İstanbul ve Kocaeli gibi işçi sınıfı kentlerine hızla yayılıyor. Sağlık Bakanlığı Türkiye’deki ilk vakayı 11 Mart’ta duyururken, 10 Nisan itibarı ile toplam vaka sayısı 47.000’i geçmiş durumda. Buna karşılık resmi ölü sayısının 1.006 olması, halk içerisinde yaygın bir kuşkuya yol açıyor.

Türk Tabipleri Birliği (TTB), Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Sağlık Bakanlığı’nı Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından önerilen kodları kullanmamakla eleştirdi ve “Bu kodların DSÖ gibi uluslararası kuruluşların önerdiği biçimde kullanılmaması COVID-19 pandemisi sırasında ölüm sayılarının az gösterilmesine yol açmaktadır,” diye belirtti.

Avrasya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi’nin yaptığı ve Kemal Özkiraz’ın Twitter hesabından aktardığı bir araştırma bu kuşkuları doğrulamaktadır. 11 Mart ve 7 Nisan tarihleri arasında İstanbul’un resmi ölü sayılarını önceki yıllarla karşılaştıran araştırmaya göre, 2020 yılında söz konusu zaman aralığında İstanbul’da ölenlerin sayısı 7.417 iken 2019’un aynı döneminde 5.886 ve 2018’in aynı döneminde 5.814’tü. Geçtiğimiz yıla göre sadece İstanbul’daki anormal ölüm artışı 1.500’den fazladır.

Dahası, İstanbul Tabip Odası, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, “sahadan topladığımız bilgiler sadece İstanbul’daki COVİD-19’lu hekim, sağlık çalışanı sayısının çoktan 1.000’i geçtiğini gösteriyor,” diyor ve gerekli kişisel koruyucu malzemelerin temin edilmemesi ve diğer hazırlıksızlıklar nedeniyle Sağlık Bakanlığı’nı eleştiriyordu. TTB, Türkiye’deki başlıca hekim örgütü olmasına rağmen hükümetin oluşturduğu Bilim Kurulu’nda temsil edilmiyor. 2018’de, TTB’nin 11 yöneticisi, Türkiye’nin Suriye’deki savaş politikalarına karşı çıktıkları “Savaş bir halk sağlığı sorunudur!” başlıklı açıklama nedeniyle gözaltına alınmıştı.

Diğer taraftan, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Sağlık Bakanı Fahrettin Koca hastanelerde ve sağlık altyapısında herhangi bir sorun olmadığını iddia ederken, Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Cinel, Cumhuriyet gazetesine yaptığı açıklamada, “Yavaş yavaş hastaneler ve dolayısıyla yoğun bakımlar doluyor,” uyarısında bulundu. Hükümet, acil yeni hastane gerekliliği karşısında, geçtiğimiz hafta İstanbul’a 45 günde iki hastane inşa edileceğini açıkladı. Ancak doktorlar bunun çok geç olacağını ve son dönemde kapatılan hastanelerin yeniden açılması gerektiğini söylüyorlar.

Hükümetin başlıca kaygısı COVID-19 salgınını bir an önce kontrol altına almak değil, izlediği kasıtlı ihmal politikasına yönelik her türlü muhalefeti bastırmaktır. Bu doğrultuda sosyal medyayı sansürlemek için yeni bir düzenleme hazırlanmasının yanı sıra Erdoğan, hükümetinin ortaya çıkan durumdaki sorumluluğunu gizlemek için ABD ve Avrupa hükümetlerini gerekli önlemleri zamanında almamakla suçluyor.

Gerçekte ise, Mart ayının ortasına kadar yurt dışından gelen yüz binlerce insana test yapılması ve karantina uygulanması gibi kritik önlemleri almayan Erdoğan hükümetinden başkası değildi. Bugün de hükümet işçileri büyük sermayeye kâr yaratmaları için çalışmaya zorlayarak binlerce insanın hayatını tehlikeye atmayı sürdürüyor.

Euronews’e konuşan ve “‘Kal’ diyorsunuz ama mecburuz gitmeye. Çoluk çocuğumuz var, açız yani aç, aç… Mecbur çıkacağım. Bir gelir olmayınca ne olacak?.. Şu anda ben dilenmekten geliyorum, kim bunu biliyor?” diyen Roman toplumundan emekçi bir kadının bu açıklamasına, İstanbul Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdür Yardımcısı Nail Noğay’ın Çarşamba günü Twitter hesabından “Geber” yazarak tepki vermesi, resmi “Evde Kal” kampanyasının sınıfsal karakterini bir kez daha açıkça gözler önüne sermektedir.

Sağlık Bakanı Koca “Bu mücadelede iki taraf var. Taraflardan biri … virüs diğer tarafsa biziz” iddiasında bulunsa da, gerçekte karşı karşıya olan taraflar egemen sınıf ile işçi sınıfıdır. Tüm dünyada bu hastalıkla mücadelenin önündeki başlıca engeller, şirket ve finans seçkinlerinin çıkarları ve ayrıcalıklarıdır. Milyonlarca insanın hayatını korumak, herkese sağlık hizmeti ve diğer ihtiyaçları sağlamak için, işçi sınıfının siyasi iktidarı alması ve kapitalistlerin servetini kamulaştırması gerekmektedir.

Yazar ayrıca şunları öneriyor:

İşçiler koronavirüse rağmen çalıştırılmaları karşısında grev yolunu tutuyor

[4 Nisan 2020]

Koronavirüs vakalarıyla birlikte işçilerin hükümete öfkesi artıyor

[30 Mart 2020]

Hükümetin koronavirüs önlemleri: Sermayeye milyarlar, işçilere hiçbir şey

[21 Mart 2020]

Koronavirüs hızlı bir salgın riskiyle Türkiye’ye yayılıyor

[16 Mart 2020]