Salgın Ford işçileri arasında yayılırken işçi sınıfına yönelik saldırı büyüyor

Ulaş Ateşçi
21 Mayıs 2020

Kocaeli’nin Gölcük ilçesinde bulunan Ford Otosan fabrikasının 4 Mayıs’ta açılmasından kısa bir süre sonra işçiler arasında COVID-19 vakaları olduğu bildirilmesine rağmen fabrikada üretim devam ediyor. ABD’deki otomotiv işçilerinin de otomotiv şirketlerine yönelik yaygın muhalefete rağmen bu hafta işe dönmeye zorlandığı koşullarda, bu durum, pandemi sırasında tehlikeli, hatta ölümcül çalışma koşullarının bütün ülkelerdeki işçilerin karşı karşıya olduğu uluslararası bir sorun olduğunu gösteriyor.

Ford Otosan’daki duruma ilişkin ilk haber 11 Mayıs Pazartesi günü geldi. Fabrikadaki işçiler, Evrensel gazetesine, montaj bölümündeki bir işçinin koronavirüse yakalandığını bildirdiler. Türk Metal Sendikası’nın Gölcük Şube Başkanı Mehmet Şener ise, söz konusu işçinin ailesinde koronavirüs tespit edilmesi nedeniyle sadece karantinada olduğunu belirterek “Şu anda biz de test sonucunu bekliyoruz,” demişti.

Şirket ve sendika başlangıçta durumu işçilerden gizlemeye çalışırken, geçtiğimiz Perşembe günü Ford yönetimi işçiler arasında en az 10 vaka olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Bu, sadece Ford işçileri için değil ama aileleri ve komşuları için de ciddi bir tehlike anlamına gelirken, sendika bu süreçte yine işçilere karşı gerici bir rol oynuyor.

Türk Metal, daha önce, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile fabrikalarda herhangi bir COVID-19 vakası çıkması halinde işçilerin tehlikeli koşullarda “çalışmaktan kaçınma hakkı”nı kullanacağını belirten bir anlaşma imzalamıştı. Ancak bu da elbette başka bir yalandı. İşçilerin kaderlerini bu şirket yanlısı örgütlere bırakmaması gerekiyor.

İşçilerin sağlığını ve güvenliğini sağlamanın tek yolu, sendikalardan bağımsız biçimde çalışma koşullarını denetlemek ve gerektiğinde üretimi durdurmak için taban komiteleri inşa ederek bağımsız harekete geçmektir. Çalışmaktan kaçınma hakkını kullanan işçiler salgın boyunca tam maaş almalıdır.

Otomotiv işçilerinin ve işçi sınıfının diğer kesimlerinin karşı karşıya olduğu durum, kârları değil insanların hayatlarını ve ihtiyaçlarını savunmak için sendikalardan bağımsız örgütlenme gerekliliğini gündeme getirmektedir.

Doğrudan yaklaşık 50 bin işçinin, tüm tedarik zinciri ve yan sanayilerle birlikte ise yüz binlerce işçinin çalıştığı Türkiye’deki otomotiv sektörünün yeniden açılması, hükümetin ve medyanın Nisan sonunda başlattığı “normalleşme” kampanyasıyla paralel biçimde ilerledi. Ford, Renault, Tofaş-Fiat, Mercedes Benz, Toyota, Hyundai, Honda ve diğer otomotiv şirketleri, tedarik sorunları ve talepteki düşüş gibi nedenlerle Mart ayında veya Nisan başında fabrikaları durdurmuştu. Amerika’da ve Avrupa’da otomotiv işçilerinin fiili grevlere gitmesi de bu tedarik sorunlarını yoğunlaştırmıştı.

Ne var ki, özellikle 20 Nisan’dan sonra, otomotiv şirketleri işçileri tehlikeli koşullarda işbaşı yapmaya zorlayarak fabrikaları açmaya başladılar. Halbuki 20 Nisan, 4.674 yeni vaka ve 123 ölüm ile salgındaki tepe noktalarından birisini temsil ediyordu. 11 Mayıs’ta Toyota ve Tofaş-Fiat fabrikalarında da üretimin yeniden başlamasıyla birlikte ülkedeki otomotiv sektörü bütünüyle açılmış oldu ve artık tüm büyük sektörler üretime devam ediyor.

Erdoğan hükümeti, pandeminin başından itibaren, kapitalist sınıfın kârlarını kurtarmayı merkeze koyarak sadece belirli küçük ölçekli işletmelerin faaliyetini durdurdu. Sınırlı sokağa çıkma yasakları ilan edildiğinde bile, gerekli olmayan sektörlerdeki birçok fabrika ve işyeri “özel izin” alarak faaliyetine devam ediyordu. Bu politika, sadece Nisan ayında en az 103 işçinin hayatına mal olurken, işçiler arasında doğrulanan COVID-19 vaka sayısının ülke ortalamasının üç katı olduğu açıklanmıştı.

Bunların yanı sıra, egemen sınıf, pandemiyi, işçi sınıfına karşı kapsamlı bir saldırı yoluyla sınıfsal ilişkileri yeniden yapılandırmanın fırsatı olarak değerlendiriyor ve buna, “yeni normal” diyor. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Pazar günü bunu şu sözlerle ifade etti: “Normalleşme derken korona sonrası sürecin yeni normal olduğunu akıldan çıkarmayalım. Yeni normalin şartları, dinamikleri, parametreleri şu anda inşa ediliyor. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

Türk burjuvazisi, bu temelde, COVID-19 pandemisinin ortasında dünya genelinde işçi sınıfına yapılan saldırılarla uyumlu olarak, sınıf savaşı önlemleri alıyor. Hükümet, önce, geçtiğimiz ay, bir yandan egemen seçkinlere milyarlar aktarır ve işçileri tehlikeli koşullarda çalışmak ile açlık arasında seçim yapmaya zorlarken, aynı zamanda işçilerin altı aya kadar günde sadece 39 liraya ücretsiz izne çıkarılmasına olanak veren bir yasa çıkardı.

Üstelik milyonlarca işçi ailesi, üç kuruşla geçinmeye mahkum edilmiş durumda. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, şimdiye kadar 3.050.854 işçi kısa çalışma ödeneği olarak ortalamada sadece 1.590 lira alırken, 878.614 işçi ise nakdi ücret desteği adı altında ortalamada yalnızca 500’er lira aldı.

Sosyal Güvenlik Kurumu, 7 Mayıs’ta, COVID-19’un meslek hastalığı veya iş kazası olarak değerlendirilemeyeceğini belirten bir genelge yayımladı. Bununla, şirketlerin COVID-19’a yakalanan işçilere ya da ailelerine tazminat ödemekten ve her türlü sorumluluktan kurtarılması hedefleniyor.

Öte yandan, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK), evden çalışan bankacılık ve çağrı merkezi çalışanlarını bilgisayarlarının kameralarını açmaya zorladığı ortaya çıktı. BDDK, gönderdiği resmi yazıyla, “Çağrı merkezi personelinin bilgisayarlarında kameraların çağrı süresince açık olacak şekilde Banka ekiplerince personel hareketlerinin izlenebilir olması”nı dayatıyor.

MESS de, işyerinde sosyal mesafe uygulanması bahanesiyle, “MESS-SAFE” adını verdiği bir cihazla işçilerin hareketlerini izleyecek bir sistem geliştirdi. Açıklamaya göre, işçilerin boynuna takılan cihaz, çevredeki diğer işçilerin cihazlarıyla olan mesafeyi ölçüyor ve sosyal mesafe kurallarına uyulmadığında uyarı veriyor. Gerçekte ise bu cihaz, işçilerin tüm hareketlerini izleyen, kaydeden ve raporlayan bir elektronik prangadır.

Bir diğer kapsamlı saldırı olarak, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD), 12 Mayıs’ta, salgın sırasında üretimin durmaması ve işçi sınıfının sömürüsünün devam etmesi için tasarlanan “İzole Üretim Üsleri” projesini duyurdu. 7 yıl önce “Orta Ölçekli Sanayi Bölgeleri” olarak başlandığı ifade edilen proje, pandeminin ardından hızla “İzole Üretim Üsleri”ne dönüştürülmüş ve bakanlıklardan gerekli izinler alınmış.

Bin ailenin ve yaklaşık 4.500 kişinin yaşayabileceği şekilde tasarlanan bu alanlar, gerçekte modern zaman çalışma kamplarıdır. Resmi açıklamaya göre, eğitim kurumlarını kapsayan izole yaşam alanları olarak planlanan üsler, “Tekrar etmesi olası bir salgın ya da olası bir doğal afette kapılarını kapatarak içerde üretimi” devam ettirebilecek ve “gümrüklü antrepo, depolama ve sanitasyon süreçlerini” yönetecek.

İlk “izole üretim üssü” 15 Haziran’da Tekirdağ’da açılacak. İstanbul da dahil olmak üzere üç üssün daha açılması planlanırken, bir MÜSİAD yetkilisi ülke genelinde benzer üsler kurmayı planladıklarını söyledi. Hak-İş konfederasyonu, kapitalist sınıf ile sendikalar arasındaki gerici işbirliğinin bir başka örneği olarak, bu çalışma kampları projesini coşkuyla destekleyen bir açıklama yaptı.

İşçi sınıfının; ölüm tehdidi altında çalışma, kitlesel işsizlik, ücret kesintileri, çalışma kampları ve sosyal hakların yok edilmesi biçimindeki “yeni normal” ile mücadele etmesinin ve hayatları savunabilmesinin tek yolu, kapitalist sisteme karşı sosyalizm uğruna bağımsız bir siyasi mücadeleden geçiyor.