Alman Sol Parti önderi Sahra Wagenknecht küreselleşmenin geri çevrilmesi çağrısı yapıyor

Peter Schwarz
22 Haziran 2020

Ekonomik yaşamı milliyetçilik cesedinden virüs aşılayarak kurtarma girişimleri, faşizm adını taşıyan kan zehirlenmesi ile sonuçlanır.

Lev Troçki, “Milliyetçilik ve Ekonomik Yaşam”, Nisan 1934.

Sol Parti önderi Sahra Wagenknecht’in koronavirüs krizine çözümü, küreselleşmenin geri çevrilmesi çağrısı yapmak oldu. Wagenknecht, 20 Mayıs’ta, düzenli olarak yazdığı sağcı haftalık dergi Focus’taki köşesinde bu fikirlerini özetledi.

Sahra Wagenknecht (Raimond Spekking/CC BY-SA 4.0 via Wikimedia Commons)

“Almanya’nın orta sınıfın refahını kurtarmak için şimdi neye ihtiyacı var” başlıklı yazısında Wagenknecht şunları yazıyor: “İşçilerin ve yerel tedarikçilerin ucuz ithalattan ve şirketlerin dışarıdan yönetilmesinden korunması, milliyetçi değil demokratik bir görevdir… Değer yaratımını Avrupa’ya geri getirmeli ve dijital ekonomi gibi kilit sektörlerdeki bağımlılığımızın üstesinden gelmeliyiz.”

Wagenknecht, “yerli ekonomi lehine korumacı önlemler” çağrısında bulunmasını, 19. yüzyıl sonunda Almanya ile ABD’nin endüstriyel geri kalmışlıklarının üstesinden “yüksek gümrük duvarları” ile geldiklerini savunarak gerekçelendiriyor: “Her iki ülkeyi de zenginleştiren serbest ticaret değil, korumacılıktı.”

Wagenknecht, daha yakın dönemdeki küreselleşmeden çıkar sağlayanların, “oyunu Batı’nın kurallarına göre –serbest ticaret, sermayenin serbest dolaşımı, devletin ekonomiden çekilmesi– değil de kendi kurallarına göre oynayanlar” olduğunu öne sürüyor. Çin, Japonya ve Güney Kore, “ulusal sanayi sektörlerini uluslararası rekabetin etkisine son derece seçici bir şekilde ve daima, eşit şartlarda ayakta kalabildikleri zaman açtılar.”

Wagenknecht, korumacılık çağrısını “küreselleşmenin kazananları”na yönelik saldırılarla birleştiriyor ve bu “kazananlar”ın, “Anglosakson mali yatırımcılar, uluslararası milyarderler kulübü” ve “Batı metropollerinin son moda şehir içi semtlerinde yaşayan yeni bir üst akademisyenler sınıfı” olduğunu söylüyor.

Bu “kazananlar”ı “hayatları daha zor ve daha belirsiz hale gelenler” ile karşılaştıran Wagenknecht, küreselleşmenin “kaybedenleri” arasında çok sayıda akademisyen de var ama hepsinden önemlisi, “üniversite diploması olmayan, sağlam bir iş ve mesleki ilerleme olasılıkları bugün geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısındakinden çok daha az olan insanlar” var, diye devam ediyor.

Gümrük duvarlarının ve diğer korumacı önlemlerin toplumsal olarak dezavantajlı olanları korumaya hizmet ettiği savı, hem yanlış hem de siyasi olarak gericidir. Sosyalizm geleneğine değil, faşizm geleneğine ait olan bu sav, milliyetçiliği kışkırtmaya, uluslararası işçi sınıfını bölmeye ve ticari-askeri savaşa hazırlanmaya hizmet eder.

Hem Mussolini hem de Hitler, 1930’ların derin bunalımından dünya ekonomisini sorumlu tutmuş ve milliyetçi ekonomi politikaları izlemişti. Ekim Devrimi’nin Lenin ile birlikte en önemli önderi ve Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu olan Lev Troçki, yazının girişindeki alıntının alındığı “Milliyetçilik ve Ekonomik Yaşam” adlı makalesini Nisan 1934’te yazmıştı.

Troçki, bu makalesinde, ekonomik milliyetçiliğin/ulusalcılığın anakronistik ve son derece gerici özünü açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’ndan beş yıl önce şu öngörüde bulunuyordu: “ekonomiyi zorla zamanını doldurmuş ulus devlete… dünya çapında şiddetli patlamaları ve büyük çatışmaları hazırlayan, yıkımdan başka bir şey getirmeyen yozlaşmış faşist milliyetçiliğe tabi kılmaya kalkışıyorlar. Geçtiğimiz 25-30 yıl içinde bu konuda edindiğimiz bütün deneyim, yaklaşmakta olan cehennem müziği ile karşılaştırıldığında huzurlu bir giriş müziği gibi görünecektir.”

Troçki’nin değerlendirmesi, Marksist tarih anlayışına dayanıyordu. Buna göre, üretici güçlerin gelişimi, insanlığın ilerlemesinin itici gücüdür. 18. ve 19. yüzyıl burjuva devrimleri, Ortaçağ’ın parçalanmışlığın üstesinden geldi ve kapitalist ekonominin gelişebileceği modern ulus devletleri yarattı.

Fakat ekonomik gelişme ulusal sınırlar içinde durmadı. Dünya ticareti büyüdü ve odak noktası iç pazardan dış pazara kaydı.

Troçki şöyle açıklıyor: “19. yüzyıla, ulusun kaderinin ekonomik yaşamının kaderi ile kaynaşması damgasını vurdu; ancak bizim yüzyılımızın temel eğilimi, ulus ile ekonomik yaşam arasındaki büyüyen çelişkidir. Geçmişteki tüm krizlerin sentezlendiği mevcut kriz, her şeyden önce ulusal ekonomik yaşamın krizini ifade etmektedir.”

Emperyalist güçler, bu krizi, şiddet yoluyla rakipleri zararına genişleyerek “çözmeye” çalıştılar. İki dünya savaşının ana nedeni buydu. “[Birinci] Dünya Savaşı’nın ana nedenlerinden biri,” diye yazıyordu Troçki, “Alman sermayesinin zorla daha geniş bir alana geçme arayışıydı. Hitler, 1914-1918’de Alman ulusunu birleştirmek için değil, süper ulusal bir emperyalist program uğruna bir onbaşı olarak savaşmıştı.”

Ancak savaş hiçbir şeyi çözmedi. Bu yüzden, egemen seçkinler 1933’te Hitler’i şansölye olarak atadılar ve eline diktatörlük yetkileri verdiler. Naziler, işçi hareketini ezip ulusal ekonomiyi yoğunlaştırarak ikinci bir emperyalist dünya savaşına hazırlanmak için kullanıldılar.

Aradan yaklaşık 90 yıl geçmesine rağmen Troçki’nin makalesi bugün her zamankinden daha günceldir. Dünya ekonomisinin bütünleşmesi eşi görülmemiş seviyelere ulaşmış durumda. Artık sadece ticaret değil üretim zincirleri de yerküreyi kaplıyor. Yaklaşık 8 milyarlık dünya nüfusu 1933’tekinin dört katı ve bu nüfusun yarısından fazlası şehirlerde yaşıyor.

“Ekonomiyi zorla zamanını doldurmuş ulus devlete tabi kılma” girişimi, bugün geçmişte olduğundan çok daha yıkıcı sonuçlara sahiptir ve insanlığın hayatta kalmasını tartışmaya açar.

Buna rağmen ABD’den başlayan ekonomik milliyetçilik ve ticaret savaşı, kontrol edilemeyen bir yangın gibi yayılıyor. Bir kez daha Troçki’den aktaralım: “Egemenler, modern teknolojinin faaliyetleri için uygun büyüklükteki bir alanı temizlemek yerine, ekonominin yaşayan organizmasını parçalara bölüyorlar.”

Almanya dahil olmak üzere bütün emperyalist güçler büyük bir silahlanma yarışı içinde. Nükleer cephanelikleri yenilemeye milyarlar harcanıyor. Savaş hazırlıkları, özellikle de Çin’e karşı oldukça ilerlemiş durumda. Sağcı ve faşist güçler her yerde kafalarını kaldırıyor.

Doktora yapmış bir ekonomist olan Wagenknecht, ekonomiyi on yıllar veya yüz yıllar önceki seviyeye geri götürmenin barışçıl yollarla mümkün olmadığını elbette bilmektedir. Uluslararası iş bölümüne neredeyse bütün diğer ülkelerden daha çok bağlı olan Almanya gibi ekonomik açıdan oldukça gelişmiş bir ülkede, bu fikir saçmadır.

Wagenknecht’ın korumacılığı savunmasının başka bir amacı var. O, bunu savunarak, Alman burjuvazisinin Çin’e ve özellikle de ABD’ye karşı ilerideki ticari ve askeri savaşlarına destek veriyor. Ve uluslararası işçi sınıfının –kapitalizmi yıkabilecek ve dünya ekonomisini tüm insanlığın yararına düzenleyebilecek tek toplumsal gücün– birleşmesine karşı olan güçleri seferber etmeye çalışıyor.

Wagenknecht’ın sığınmacılara karşı yaptığı ve aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif’ten (AfD) defalarca alkış alan ajitasyon bir rastlantı değildi. Wagenknecht, siyasi kariyeri boyunca çok sayıda zikzak çizmiştir fakat bir şey hep sabit kalmıştır: milliyetçiliği.

1991’de Almanya’nın yeniden birleşmesinden sonra Wagenknecht, Stalinizme ve onun ulusalcı “tek ülkede sosyalizm” doktrinine bağlı kıdemli Doğu Alman görevlilerini bir araya toplayan Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) içindeki Komünist Platform’un 20 yaşlarındaki genç önderiydi. Yirmi yıl sonra ise, savaş sonrasının gerici Adenauer dönemini ve onun ekonomistlerini övmeye başladı. Artık Marx’tan alıntı yapmayan Wagenknecht, bunun yerine sosyalizmin gerçekte rekabet, meritokrasi ve kişisel sorumluluk ile uyumlu liberalizm anlamına geldiği görüşünü benimsedi.

Şimdi o, 21 Mayıs’ta iş dünyası dergisi Capital’e verdiği röportajda belirttiği gibi, Alman ekonomisini “Çin’in ihracat dampingi”nden ve “yabancıların şirketleri satın alması”ndan koruması, “performans lehine gerçek rekabet”i sağlaması için güçlü devlet çağrısı yapıyor. Buna karşılık, bir “devlet ekonomisi”ni açıkça reddediyor: “şirketleri kalıcı olarak yönetmek devletin görevi değildir.”

Wagenknecht, Sol Parti’nin meclis grup başkanlığını geçtiğimiz Kasım ayında bırakmış olsa da, partinin başlıca temsilcilerinden biri olmaya devam ediyor. Sık sık sohbet programlarında ve medyada Sol Parti’yi temsil ediyor. Wagenknecht, koşulsuz biçimde Alman emperyalizminin arkasında olan ve Alman burjuvazisinin çıkarlarını içeride işçi sınıfına ve dışarıda Alman emperyalizminin rakiplerine karşı her yolla savunmaya hazır bir partiyi simgeliyor.

11 Haziran 2020