Uluslararası medya ve politikacılar Polonya seçimlerindeki antisemitizm konusunda sessiz

Clara Weiss
27 Temmuz 2020

Aşırı sağcı Yasa ve Adalet Partisi’nden (PiS) Andrzej Duda’nın yeniden Polonya devlet başkanı seçilmesi, Avrupa’da burjuva politikasının sağa kayışında yeni bir aşamaya işaret etmektedir.

Duda, 12 Temmuz’da düzenlenen seçimde, liberal Yurttaş Platformu’ndan (PO) rakibi Rafał Trzaskowski karşısında kıl payıyla zafer kazandı. Duda’nın özellikle kırsal bölgelerde Trzaskowski’nin önünde olması seçimi kazanmasını sağladı. PiS’in resmi kampanyasında antisemitizmin oynadığı merkezi rolün, II. Dünya Savaşı sırasındaki Nazi işgalinin sona ermesinden bu yana Polonya’da bir benzeri bulunmamaktadır.

Duda’nın rakibi Trzaskowski, PiS’in denetimindeki devlet kanalı TVP’deki sayısız yayında, esasen, dünyadaki Yahudilerin, Polonya halkının çıkarlarını satmaya hazır bir kuklası olarak resmedildi. Bu yayınlara göre Trzaskowski, “güçlü bir yabancı lobiye” ve “dünyayı yönetmek isteyen zengin gruplara” bağlıydı. Doğu Avrupa’daki Yahudi karşıtı sağın başlıca hedeflerinden biri olan Macar-Amerikan milyarder George Soros bu grupların içindeydi.

Duda ve eşi, ABD Başkanı Donald Trump ve eşi Melanie Trump ile birlikte.

Bir başka yayında, Trzaskowski, Katolik düşmanı ve “Spinoza’nın tanrısına” inanan biri olarak kınanıyor ve TVP, Spinoza’yı bir “Yahudi filozofu” olarak tarif ediyordu.

PiS’in fiili başkanı olan Jarosław Kaczyński, kırsal kesimler ve aşırı sağcılar arasında etkili olan aşırı sağcı Katolik radyo kanalı Radio Maria ile röportajında şunları belirtiyordu: “Yalnızca Polonyalı ruhu, Polonyalı yüreği ve Polonyalı zihni olmayan biri böyle bir şey söyleyebilirdi. Bunun [II. Dünya Savaşı sırasında çalınan Yahudi mülkiyetinin iade edilmesinin] tartışmaya açılmasını söylemesinden görüldüğü üzere, Bay Trzaskowski bunlara açıkça sahip değildir.”

Bu suçlamalar, 1903’te yayımlanan Yahudi karşıtı “Siyon Liderlerinin Protokolleri”nde yer alan uydurma iddialar geleneğini doğrudan sürdürmektedir. Söz konusu metin, bir “Yahudi dünya komplosu” olduğunu iddia ediyor ve Yahudilerin, ulusal çıkarları satıp ülkeye ihanet etmeye hazırlanan bir “beşinci kol” olduğunu ileri sürüyordu.

Bu antisemitist propaganda, bugünkü Polonya’nın bazı topraklarını da kapsayan eski Rus İmparatorluğu’nda sayısız şiddetli pogroma kaynak teşkil etti. Bu pogromların en dikkat çekenleri, 1905 Devrimi’ne yanıt olarak gerçekleştirilenlerdi. İki dünya savaşı arası dönemde, “Protokoller”in tanıtımı, Roman Dmowski gibi aşırı sağcı Polonya milliyetçileri tarafından yapıldı. Dmowski’nin örgütü, Yahudilere karşı çok sayıda terör saldırısından ve pogromdan sorumluydu.

II. Dünya Savaşı sırasında, savaştan önce dünyadaki en büyük Yahudi topluluğuna ev sahipliği yapan Polonya, Holokost’un merkezi haline geldi. Auschwitz ve Treblinka dahil olmak üzere bütün büyük ölüm kampları buraya kuruldu. Katledilen 6 milyon Avrupalı Yahudi’nin çoğu, Polonya topraklarında öldürüldü. Polonya’daki 3,5 milyon Yahudi’nin yüzde 90’ı da katledilenler arasındaydı.

Bu soykırımın başlıca sorumluluğu Nazilere aittir. Bununla birlikte, Polonyalı antisemitistler, Avrupa Yahudilerinin yok edilmesini memnuniyetle karşıladılar ve Holokost’tan önce, Holokost sırasında ve sonrasında sayısız pogrom düzenlediler. Bu pogromların en kötüleri olarak nam salmış olan 1941 Jedwabne ve 1946 Kielce pogromları, PiS’in, Polonyalı antisemitizminin ölüm saçan rolünü inkâr etme yönündeki devlet kampanyasının merkezinde yer almaktadır.

2018’den beri Polonyalı antisemitizmin ve onun Holokost’ta oynadığı rolün tartışılması yasaklanmış, onlarca tarihçi söz konusu yasaklar nedeniyle işini kaybetmiştir. Neo-Naziler ve antisemitistler tarafından düzenlenen gösterilerde, PiS hükümetinin önde gelen temsilcileri yer almıştır. Şimdi ise bu güçlerin Yahudi karşıtı ideolojisi, başkanlık seçimlerinde bir siyasi silah olarak sistematik biçimde kullanılmıştır.

Beyaz Saray’ın bu kampanyanın aşırı sağcı karakterine göz yumduğuna kuşku yoktur; hatta onu teşvik etmiş bile olabilir. Devlet Başkanı Andrzej Duda, daha önce görülmemiş bir şekilde, Washington’da ağırlanmış ve ABD’deki aşırı sağcı güçleri teşvik eden Başkan Donald Trump tarafından açıkça desteklenmiştir.

İkili, Polonya seçimlerinin ilk turuna sadece günler kala Beyaz Saray’da bir basın toplantısı düzenledi. PiS hükümeti, ABD’nin Rusya’ya karşı savaş hazırlığında ve Alman emperyalizmi ile büyüyen rekabetinde en önemli müttefiklerinden biridir.

Yahudi örgütleri ve Polonya Medya Ahlakı Kurulu, devlet denetimindeki medya tarafından “Yahudi karşıtı duyguların kışkırtılmasını” kınayan açıklamalar yaptı. Amerikan Yahudi Komitesi, Reuters’a yaptığı açıklamada, Polonya devlet televizyonunda “antisemitist kinayeler” kullanılmasına şok olduklarını belirtiyordu.

Bunlara rağmen, Polonya’daki ve dünyada genelindeki burjuva basın ve politikacılar, bu antisemitist kampanyaya sessizce göz yumdu. Trzaskowski’nin kendisi bile bu kampanyayı kınamaktan kaçındı ve “antisemitizm” terimini bile kullanmadı. Bunun yerine o, anlaşılmayacak bir şekilde savunmak istediği “marjinal gruplar”dan söz etti ve bir “Polonyalı yüreğine”, “Polonyalı ruhuna” ve “Polonya yurtseverliği hakkına” sahip olduğunu ifade etti.

ABD’deki burjuva medya, Politico ve ABC News’teki iki çevrimiçi haber dışında, Polonya seçimlerinde antisemitizmin kışkırtılmasını detaylı bir şekilde ele almadı.

Almanya cumhurbaşkanı ve eski savunma bakanı Frank Walter Steinmeier, Duda’yı seçim zaferi üzerine kutladı ve onu “Polonya ulusunun birliğine cesur ve güçlü katkısı” için övdü.

Önde gelen burjuva politikacılarının ve burjuva medyanın, PiS’in antisemitizmi daha önce görülmemiş şekilde bir siyasi silah olarak kullanması karşısındaki kayıtsızlığı, bir rastlantı veya hata değildir. Bu durum, son yıllarda burjuvazinin aşırı sağa kaymasının ve kapitalist devletlerin faşist güçleri sistematik olarak beslemesinin doğrudan sonucudur. Polonya burjuvazisinin Trzaskowski ve PO etrafındaki liberal kesimlerinin yöneldiği Alman emperyalizmi, bu gelişmenin merkezindedir.

Geçtiğimiz Eylül ayında, II. Dünya Savaşı’nın çıkmasının 80. yıldönümü üzerine Varşova’da konuşma yapan Steinmeier, Holokost konusunda hiçbir şey söylemedi. Bu, Polonya ve Almanya’daki aşırı sağcı güçlere açıkça bir göz kırpmaydı. Steinmeier, 2014’te Ukrayna’daki neo-Nazi Svoboda partisinden Arseniy Yatsenyuk ile fotoğraf çektirmişti. Svoboda, 2014’te ABD ve Almanya desteğiyle düzenlenen darbede kritik bir rol oynamıştı.

Bir neo-Nazi teröristler ağı, Alman ordusu, polisi ve gizli servisi (Verfassungsschutz) içinde devlet fonlarıyla yıllardır faaliyet göstermektedir. Doğu Avrupa Tarihi Profesörü Jörg Baberowski’nin aşırı sağcı tarihsel revizyonizminin (saptırımcılığının) ve Hitler savunuculuğunun propagandasını yapmasına izin verilmekle kalınmıyor; Almanya Eğitim Bakanlığı tarafından kendisine açıkça arka çıkılıyor.

Almanya’da bu neo-Nazi görüşlere ve örgütlere karşı çıkan tek siyasi parti olan Sosyalist Eşitlik Partisi (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP), açıkça karalanıyor ve devlet gözetimine tabi tutuluyor.

Avrupa’da ve dünya genelinde faşist eğilimlerin devletler tarafından teşvik edilmesinin altında, dünya kapitalist sisteminin derin krizi ve özellikle de sınıf mücadelesinin canlanması yatmaktadır. Bu süreçler, koronavirüs pandemisi eliyle çarpıcı biçimde hızlandırılmıştır. Tarihsel olarak birleşik bir işçi sınıfı hareketine karşı temel bir silah olarak kullanılmış olan antisemitizm, bu bağlamda, burjuvazinin bir siyasi silahı olarak yeniden ortaya çıkıyor.

Polonya’da, “Yahudi komplosu” ve özellikle de Żydokomuna (Yahudi komünü), yani Yahudi Bolşevik komplosu hakkındaki gerici mit, hem kapitalist hem Stalinist hükümetlerin işçi sınıfına karşı saldırısında bilhassa uğursuz bir rol oynamıştır.

II. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Polonya sağının antisemitist şiddetinin merkezinde, sosyalizm tehdidi ile Yahudi nüfusu arasında var olduğu iddia edilen bağlantı bulunuyordu. Savaştan sonra, II. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa işçi sınıfının büyük toplumsal yükselişlerinin bastırılmasında kilit rol oynamış olan Stalinist bürokrasi de, Polonya’da ne zaman büyük bir işçi sınıfı kabarması olsa, özellikle de 1968’te antisemitist kampanyalara başvurmuştur.

İktidardaki Stalinist parti olan Polonya Birleşik İşçi Partisi (PZRP), Mart 1968’de Fransa’da gelişen işçi sınıfı isyanının yayılmasından korkuyordu. Aynı yılın Mayıs ayında Varşova’da öğrenci protestoları başlayınca, PZPR Genel Sekrereteri Władysław Gomułka, devlet televizyonunda bu protestoların “Siyonistler” (yani Yahudiler) tarafından kışkırtıldığını iddia etmiş ve Polonya’daki Yahudi nüfusunun ülkeyi terk etmesini söylemişti.

Bu kampanyadaki en önemli figürlerden biri, 1930’ların faşist Falanjist örgütünün eski üyesi Bolesław Piasecki’ydi. Piasecki’nin aşırı sağcı Katolik örgütü PAX’ın faaliyet göstermesine ve ideolojisini yaymasına izin verilmişti.

Yüz binlerce Polonya Yahudisi, ya ülkeyi terk etmeye zorlandı ya da işlerinden edildi. Onlar arasında, Nazi toplama kamplarından sağ kurtulmuş ya da anti-faşist direniş hareketi içinde yer alıp savaşmış çok sayıda insan vardı. Holokost ve Polonya Yahudileri üzerine ciddi tarihsel çalışma yapılması neredeyse imkânsızlaşmıştı.

1980’lerde Dayanışma biçiminde Stalinist bürokrasiye meydan okuyan büyük bir işçi sınıfı hareketi ortaya çıkınca, Holokost ve antisemitizm sorunu, işçiler ve aydınlar arasında hızla önemli bir siyasi ve tarihsel tartışma konusu haline geldi. Ne var ki, Stalinizmin işçi sınıfı ve entelijansiya içinde yaratmış olduğu çok büyük siyasi kafa karışıklığı, Dayanışma önderliğinin, bu hareketi, 1989’da kapitalizmi tamamen restore etmeye yönelen Stalinist bürokrasinin çıkarlarına tabi kılmasına olanak sağladı.

Polonya egemen sınıfının her iki hizbinin yeminli komünizm karşıtlığına rağmen, her iki hizip de varlığını, nihayetinde, 1917 Ekim Devrimi’ne yönelik Stalinist tepkiye borçludur. Onlar, ideolojik olarak, Stalinizmin suçlarının mirasına yaslanmaktadır. Antisemitizmin teşvik edilmesi ve Stalinizmin “komünizm” ve “sosyalizm” ile yanlış bir şekilde eşitlenmesi, bu suçlara dahildir.

Bugün, Polonya devletinin öncülük ettiği ve onun bütün emperyalist destekçilerinin göz yumup teşvik ettiği antisemitizmin canlanması, faşizmle ve antisemitizmle burjuva politikası çerçevesi içinde mücadele edilemeyeceği gerçeğinin altını çizmektedir. Savaşa, faşizme ve diktatörlüğe karşı mücadelenin tek geçerli toplumsal tabanı, Polonyalı ve uluslararası işçi sınıfıdır. İşçi mücadelelerine yol gösterecek strateji, Troçkist hareketin Stalinizme karşı verdiği mücadelesinin siyasi dersleri üzerine kurulmalıdır.

Polonya’da bu mücadelede yer almaya ve bu meseleleri tartışmaya hazır olan tüm okurlarımızı bugün bizimle bağlantı kurmaya çağırıyoruz.