Dünya Kapitalist Krizi ve Dördüncü Enternasyonal’in Görevleri: DEUK’un 1988 Perspektifler Kararı’nın analizi

Andre Damon
30 Temmuz 2020

Bu konferans, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin düzenli yazarı ve ABD’deki Sosyalist Eşitlik Partisi’nin önde gelen üyesi Andre Damon tarafından, 23 Temmuz 2019’da, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) Yaz Okulu’nda verildi.

David North, 1988’de İşçiler Birliği’nin On Üçüncü Ulusal Kongresi’nin açılış raporunda, şunları belirtmişti:

… Marksistler için program, devrimci işçi hareketinin dayandığı dünya tarihsel deneyimlerin derinlemesine özümsenmesinden ortaya çıkar. Partinin programı ancak geçmişin eleştirisiyle şekillenebilir, bu eleştiri de “şimdiki zaman”ın ortaya çıktığı süreci ortaya koyar. Tarihsel köklerinden kopartılmış olan “şimdiki zaman”, salt bir ön cephedir; dokusu, derinliği ve gerçekliği olmayan bir dış görünüştür. [1]

Yaptığımız çalışma, Troçkist hareketin tüm teorik çalışmalarında olduğu gibi –görünüşte gündelik çalışmadan ne kadar soyutlanmış olursa olsun– en pratik amaçlara yöneliktir. DEUK’un tarihini gözden geçirerek çözümleyici araçlar yaratıyor; bu araçlarla güncel gerçekliği işleyip kavrıyor, kendimizi işçi sınıfına yöneltiyor ve toplumun sosyalist dönüşümünde onun önderliğini üstlenmek için mücadele ediyoruz.

Geçmişin derslerini kendine mal etmek, şimdiki zamandaki çalışmaya başlı başına bir katkıdır. On Üçüncü Ulusal Kongre, Hegel’in, Felsefe Tarihi’nde insan düşüncesinin gelişimine dair açıklamasından şu alıntıyı yapmıştı:

Her çağın ve bizim kendi çağımızın işi budur: Hâlihazırda var olan bilgiyi kavramak, onu kendimizin kılmak ve böylelikle de daha öte geliştirip daha yüksek bir düzeye çıkarmak. Onu böylece kendimize mal ederek öncekinden farklı bir şeye çeviririz. Felsefenin ancak ondan zorunlulukla doğmuş olduğu önceki Felsefe ile ilişkili olarak ortaya çıkabileceği olgusu, kendimize mal ederek dönüştürmüş olduğumuz önceden var olan bir zihinsel dünyanın önvarsayılmasına dayanır. Tarihin seyri bize yabancı olan şeylerin Oluşunu değil, kendimizin ve kendi bilgimizin Oluşunu gösterir. [2]

Başka bir ifadeyle, geçmişin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesi, pasif bir düşünme eylemi olmak şöyle dursun, başlı başına bir devrimci pratik teşkil eder.

Birçok bakımdan, Uluslararası Komite (UK) içindeki ulusal oportünizmi yenilgiye uğratma yönündeki açık eylem çağrısı olan ve daha sonra Lev Troçki ve Marksizmin Gelişimi’nde yayımlanan şu satırların anlamı budur:

Bütün bu tarihi kolektif biçimde özümsemeye çalışmayan bir önderlik, işçi sınıfına yönelik devrimci sorumluluklarını layıkıyla yerine getiremez… Bu yüzden, Troçkist hareketin gelişmesi sınıf mücadelesinin taze deneyimlerinden türer ve hareketimizin tarihsel olarak edinilmiş bütün bilgisi bu deneyimler üzerine yerleştirilmiştir. [3]

İşçiler Birliği, Ağustos 1988’deki On Üçüncü Ulusal Kongre’nin açılış raporunda, İşçilerin Devrimci Partisi (WRP) ile yaşanan bölünmeden sonraki yaklaşık üç yıla dönüp bakarak, David North’un “bizim kendi 1985 Ekim Devrimimiz” ifadesine atıfta bulunmuştu:

Bizim kendi 1985 Ekim Devrimimizden bu yana, Uluslararası Komite içinde muazzam bir dönüşüm meydana gelmiştir. [4]

Görünüşte, böyle bir kıyaslama neredeyse haddini bilmez görünebilir. Ekim Devrimi, 20. yüzyıl tarihinin en büyük olayıdır. Birkaç yüz ya da en fazla birkaç bin insanın doğrudan dahil olduğu bir olay ile o zamandan beri yaşamış olan on milyar insanın her birinin hayatını biçimlendirmiş tarihi bir olayı nasıl kıyaslayabiliriz?

Ancak bu kıyaslama bir abartı değildir. Bölünme, Markizmin teorik rönesansının koşullarını yarattı. Bu, enerjisi, kapsamı ve dinamizmi bakımından, Marksist teorinin 1890’lar ve 1917’deki gelişimi ile kıyaslanabilir olan ancak sadece birkaç yıl içine sığdırılmış bir teorik rönesanstı.

1–2 Nisan 1988’de toplanan İşçiler Birliği Merkez Komitesi Plenumu, “bölünmenin asıl önemi”ni şöyle belirtiyordu: “UK’yi oportünizmden temizleme ve Troçkizmin tarihsel temellere dayanan programını dünya partisi ve onun tüm şubeleri içinde hak ettiği yere geri koyma yönünde sistematik bir mücadele başlattık.” [5]

İşçiler Birliği Siyasi Komitesi, 3 Ocak 1988’de, “Temel anlamda, döneklere karşı savaşı kazanmış durumdayız,” diye belirtiyor ve şöyle devam ediyordu:

Mücadelemiz sayesinde, bütünüyle sağcı bir oportünistler kliğini dışarı atmış, Troçkist temellerimizi yeniden biçimlendirip kurmuş ve partinin teorik düzeyinde büyük bir gelişme sağlamış durumdayız. Fourth International dergisinin beş sayısında ortaya konulanlar, Marksizmin Troçki zamanından beri en büyük gelişimi olmuştur. [6]

İşçiler Birliği’nin On Üçüncü Kongresi şunları ilan ediyordu:

Bölünmenin bütün ikincil özelliklerini ve ona iştirak eden dolaysız anlık koşulları bir kenara bırakacak olursak, geriye, küçük burjuva ulusalcıları ile proletarya enternasyonalistleri arasında bir bölünme kalır.

…Günümüzün işçi hareketinin dünya ölçeğindeki krizi, her şeyin ötesinde, bütün ulusal-reformist perspektiflerin tamamen iflas ettiğini göstermektedir. [7]

Başka bir ifadeyle, ulusal oportünizmin temsilcileriyle yaşanan bölünme, uluslararası bir programın açıklanmasına zemin hazırlamıştı. İşçilerin Devrimci Partisi tarafından reddedilip terk edilmiş olan anlayış tam da buydu.

David North

 

David North’un 1 Nisan 1988 tarihli Merkez Komite Plenumu’na sunduğu rapor, WRP’nin, “partinin işçi sınıfı içindeki mücadelelerinin yönlendirilip bunlara yol gösterilmesinde programın temel olduğu anlayışına ısrarlı bir saldırı” düzenlemiş olduğunu açıklayarak şöyle devam ediyordu: “… Onlar bu anlayışa karşı, programın önemini reddedip, bütünüyle soyut ve tarihdışı bir şekilde, yöntem meselesini onun üzerine yerleştirdiler.” [8]

İşçiler Birliği’nin 1988 yaz kampının açılış raporunda şunlar belirtiliyordu:

Perspektifler üzerine sistematik çalışma, Nixon’ın 15 Ağustos 1971’de duyurduğu kararlardan sonraki dönemde son buldu… Krizin daha da gelişmesine yönelik bir çözümlemenin yerine, Bretton Woods sisteminin 15 Ağustos’taki çöküşüne yapılan ritualistik atıflar kondu. Giderek soyutlaşan bu perspektif, dolar-altın dönüştürülebilirliğinin sona ermesinden kaynaklanan ekonomik krizin, Britanya başta olmak üzere devrimci durumlara neden olacağı biçimindeki bir şemaya dönüştürüldü. Bu, WRP’nin giderek artan oranda ulusalcı yöneliminin gerekçesi haline geldi. [9]

WRP, 1970’lerin başlarından itibaren, sistematik biçimde uluslararası bir perspektif formüle etme yoluyla doğru siyasi çizgiyi geliştirme mücadelesini kötüleyen, birbirleriyle ilişkili bir dizi doktrin benimsemeye başladı: “propagandacılığa karşı mücadele”, “yenilmez işçi sınıfı” ve “biliş pratiği.”

David North, 14 Haziran 1988’de Wije Dias’a şunları yazmıştı: “Healy için, ‘yenilmez işçi sınıfı’, bütün bir savaş sonrası dönemi karakterize etmek için başvurduğu soyutlamaydı. Bu soyutlama, özünde, işçi sınıfının stratejik deneyimlerine ilişkin somut bir çözümlemeyi engelledi.” [10]

“Propagandacılığa karşı mücadele” ise, 1972’de Cliff Slaughter tarafından yazılıp Uluslararası Komite adına yayımlanan, Fransa’daki Enternasyonalist Komünist Örgüt (Organisation Communiste Internationaliste, OCI) ile yaşanan bölünmeyi savunan bir açıklamada ortaya çıkarılmıştı. Açıklamada, “idealist düşünme yöntemlerine karşı, program ve politika üzerinde anlaşma meselesinden çok daha derine inen, esaslı ve zorlu bir mücadelenin gerekli olduğu” ilan ediliyor ve “Troçkist hareket, propagandacılığın kaçınılmaz olarak güçlü bir şekilde kökleştiği uzun bir tecrit döneminden geçmişti,” diye şikâyet ediliyordu.

1 Nisan 1988’de düzenlenen İşçiler Birliği Plenumu’na sunulan raporda, bu belgeyle ilgili şunlar belirtiliyordu:

Bu açıklama, sonraki on yıl boyunca tekrar tekrar yinelenecek bir temayı ortaya çıkarmıştı: doğru bir siyasi çizgi uğruna mücadele değil de propagandacılığa ve onların deyimiyle “idealist düşünme yöntemleri”ne karşı mücadele, DEUK’un asli görevini oluşturuyordu; içeriği hiçbir zaman tanımlanmamış olan bu sözde idealist düşünme yöntemlerine karşı mücadele, güya “program ve politika üzerinde anlaşma”dan çok daha önemliydi. [11]

Slaughter’ın kaleme aldığı UK açıklaması şöyle devam ediyordu:

Biçimsel propaganda konusunda görüş birliği, Marksizmin temel teorik önermelerinin sözlü olarak kabulünü kapsasa bile, aslında teori ile pratiğin birliğini gerçekten kavramanın önünde bir engel işlevi görüyordu. Daha önce propagandacı bir varoluşu akılcı hale getirmiş ve hiçbir zaman gerçekten devrimci bir pratiğe yol göstermek üzere başvurulmamış olan aynı teori, artık değişimi engellemek, sınıf mücadelesinin canlı hareketini anlamayı engellemek için biçimsel bir anlaşma örtüsü sağlıyordu. [12]

İşçiler Birliği Plenumu, buna şu yanıtı verdi:

Başka bir deyişle, teorinin tüm amacının propagandacı varoluşu akılcı hale getirmek olduğuna inanmaya yönlendirilmiştik. İşte size, dünyanın farklı yerlerinde, Komünist Parti’ye ya da hangi kitlesel hareket varsa ona katılarak ellerini kirletmek ve gerçekten devrimci mücadelelerde yer almak için fazla tembel ve fazla ilgisiz bir avuç entelektüel imajı.

Rapor şöyle devam ediyordu:

Slaughter’ın yazdığı bu yoruma göre, DE [Dördüncü Enternasyonal] içindeki kriz, programda oportünistçe yapılan revizyonların değil; tersine, “gerçekten devrimci bir pratiğe” karşı çıkan ve “canlı hareketi” anlamayı engelleyen propagandacılığın ürünüydü.

Aslında WRP, Dördüncü Enternasyonal’in “gerçek kitlesel mücadeleler”in önderliğini almasını “dogmalar”ın engellediğini ilan eden Michel Pablo ile neredeyse aynı dili kullanıyordu.

DEUK’un Haziran 1979’da düzenlenen Sekizinci Dünya Kongresi’nin Bildirge’si, uluslararası programa yönelik bu cepheden saldırıyı yoğunlaştırmıştı. Büyük ölçüde Banda tarafından yazılmış olan Bildirge’de şunlar ilan ediliyordu:

Sınıf mücadelesinin özüne dair gerçek bir soyutlamayı belirsizleştirip engelleyerek sınıf mücadelesindeki gelişmelerin üzerine propaganda etiketleri yapıştırmayacak ama bunun yerine, gelişmekte olan devrimci gerçekliğin neleri talep ettiğine ilişkin savaşçı bir duyumsal farkındalık geliştirecek kadrolar yetiştirilmelidir.

Bu belgeyi yorumlayan İşçiler Birliği Merkez Komitesi Plenumu şunları belirtti:

[Buna göre] Troçkist hareketin, işçi sınıfı hareketine egemen olan siyasi eğilimlerin sınıfsal doğasına ilişkin teorik bir çözümleme yapması yanlıştı… WRP önderliği; sizin, Marksist hareketin tarihsel olarak geliştirilmiş bilgisine ve dünya hareketinin bilimsel olarak doğrulanmış deneyimlerine dayanarak, siyasi eğilimler hakkında aslında bu tür bir çözümleme yapmış olduğunuz fikrine karşı çıkmıştır. [13]

Banda, FBI’ın SWP’yi ele geçirmesinin örgütün geçmişte Marksist ilkelere bağlı olmasının sonucu olduğunu ilan edecek kadar ileri giderek, SWP “sonunda Marksizmi bir bilgi teorisinden tarihsel gerçeklerin ve programatik taleplerin ritualistik ve dogmatik bir büyüsüne dönüştürdü,” diyordu.

Mike Banda

Bu pasaja göre, “devrimci pratik”, “tarihsel gerçeklerin” ve “programatik taleplerin” reddine dayandırılmalıdır. Peki, ama geriye ne kaldı ki? Sadece kaba oportünizm ve David North’un dediği gibi, “fırsat kollama.”

Üstüne üstlük, Bildirge şu sonuca varıyordu: “Her şube içinde gerekli olan, ‘doğru’ formülün tekrarlanması değil ama kitlelerin patlayıcı gücünü ortaya çıkarabilecek devrimci bir pratiktir.”

Ama buna göre, gerekli olan, doğru bir program, doğru bir çözümleme ve doğru bir politika değil; öznel olarak “kitlelerin patlayıcı gücünü ortaya çıkarabileceği” varsayılan ne varsa ona uyarlanmaktır. WRP’nin yozlaşmasının açıkça ortaya koyduğu şey, “doğru” siyasi çizgi uğruna mücadeleyi terk eden bir partinin, kitlelerin değil ama bir orta sınıf histerikler çetesinin gücünü ortaya çıkarmasının muhtemel olduğudur.

Bununla birlikte, tam da WRP’nin oportünist siyasi yönelimini derinleştirdiği sırada, UK içinde farklı bir eğilim gelişiyordu. İşçiler Birliği ve Sri Lanka’daki Devrimci Komünist Birlik (RCL), Pabloculuğa karşı mücadeledeki deneyimlerini sonuna kadar kullanarak, bu yönelimle ters düşmeye başladı. Bu farklılıklar daha 1971 yılında ortaya çıkmış ve Sosyalist İşçi Birliği’nin (SLL) 1971 Hindistan-Pakistan Savaşı’na verdiği tepki, RCL tarafından eleştirilmişti.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, İşçiler Birliği’nin kendisini Troçkist enternasyonalizmin gelenekleri içinde derinleştirmesi, David North’un verdiği konferansta belirttiği gibi, “işçi sınıfına doğru kararlı bir yönelim”de kendisini gösteriyordu. North, “İşçiler Birliği, karşılaştığı tüm zorluklara rağmen, Amerikan işçi sınıfının devrimci rolüne güvenle doluydu. ‘Cannonculuğun’ en iyi gelenekleri, ifadesini burada buluyordu,” diye belirtmişti. [14]

Bölünmenin ardından David North, İşçiler Birliği’nin programatik ve siyasi netleşme arayışının işçi sınıfına doğru daha derin bir yönelişle olan bağını kurdu.

10 Nisan 1988’deki Siyasi Komite toplantısındaki konuşmasında North şunları belirtmişti: “1981–84 döneminde sendikal çalışmayla –PATCO, Greyhound ve Phelps Dodge– yakından meşgul oldum. Bu sendikal çalışmada ne kadar kazanım elde ettiysek, uluslararası bir perspektif ihtiyacını o kadar çok hissettim. Pabloculuğa karşı mücadeleyi yenileme çağrısında bulundum. Bu dönemde WRP ile siyasi farklılıklarımızı geliştirdik. Çalışmamızın sakatlanmakta olduğunu ve siyasi bir netleşmeye ihtiyacımız olduğunu hissediyordum.” [15]

Esasen İşçiler Birliği’nin işçi sınıfına yöneliminden kaynaklanan bu siyasi program mücadelesi, partinin Kapitalizmin Dünya Ekonomik-Siyasi Krizi ve ABD Emperyalizminin Can Çekişmesi başlıklı 1978 programında dışa vurulmuştu. Bu belge, küresel kapitalist krizi ciddi bir şekilde çözümleyerek Amerikan işçi sınıfı için bir strateji oluşturmaya çalışıyordu. Belge, işçi sınıfına karşı yaklaşan saldırıyı –ki bunu olağanüstü bir açıklıkla öngörmüştü– Amerikan emperyalizminin krizinin sonucu olarak sunuyordu ve bu kriz de kapitalizmin küresel krizinin bir parçasıydı. Başka bir ifadeyle, bu yöneliş, İşçiler Birliği’ni, WRP’nin kendini giderek adadığı yöneliş ile doğrudan çatışma içine soktu.

Cliff Slaughter, 1981’de, emperyalist savaş tehlikesine yönelik yaklaşımımızı belirleyen bir Uluslararası Komite açıklaması taslağı kaleme aldı. İşçiler Birliği delegeleri, dokümanın savaş tehlikesini “iki süper güç” arasındaki bir çatışma olarak sunmasını eleştirdiler. David North, 1987 Yaz Okulu’na sunduğu raporda bu konuda şunları belirtiyordu:

Bir işçi devletinin ve emperyalist bir devletin böyle paralel bir şekilde sınıflandırılmasını hiçbir zaman kabul etmedik. “Süper güçler”, tipik bir gazeteci ifadesidir ve iki ülke arasındaki asıl sınıfsal çelişkileri gizlemektedir. [16]

Söz konusu taslağın eleştirildiği mektup, UK için bir dünya perspektifi geliştirilmesi yönünde ileriye doğru atılan önemli bir adımdı. Ama geriye dönüp bakıldığında, mektup dikkat çekici bir şekilde ileri görüşlüydü ve 2016’da yayımlanan Savaşla Geçen Çeyrek Yüzyıl’ı oluşturan dokümanların yayımlanmasıyla açıklığa kavuşturulacak konuları gündeme getirmişti:

Dünya kapitalizminin çözümsüz ekonomik krizi, Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere dünya emperyalizmini, 1917 Ekim Devrimi ve Asya, Ortadoğu, Afrika genelindeki devasa ulusal kurtuluş mücadeleleri ile kaybettiği dünya konumunu geri getirme ve Latin Amerika’nın esaretini ne pahasına olursa olsun sürdürme girişiminde bulunmaya … yönlendiriyor. Bu, en doğru anlamıyla küresel bir savaş olacaktır: Ezen ulusların Sovyetler Birliği’ne ve ezilen uluslara karşı mücadelesi. [17]

Mektup şöyle devam ediyordu:

Emperyalizm açısından, dünya topraklarının yeniden paylaşımı, iki faktör eliyle son derece karmaşıklaştırıldı:

1. SSCB’nin varlığı ve 1945’ten sonra Doğu Avrupa’da, Polonya, Doğu Almanya, Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Arnavutluk ve Asya’nın büyük kısmında (Çin, Vietnam, Laos, Kamboçya) burjuvazinin devrilip mülksüzleştirilmesi yoluyla ulusallaştırılmış mülkiyet ilişkilerinin genişletilmesi…

2. Sömürgecilik karşıtı mücadeleler, dünya emperyalizmi için tarihi yenilgileri temsil ediyordu. Dünya emperyalizmi; SSCB’yi ortadan kaldırmadan, sömürgeci esareti geri getirmeden ve bu temelde, dünyayı emperyalist sömürü için yeniden paylaşmadan ayakta kalamaz…

Emperyalizm, dünyanın zorla yeniden paylaşılması dışında krizden bir çıkış yolu görmüyor. Fakat bu yeniden paylaşım, önceki dünya savaşlarından farklı bir biçim alıyor. Mesele; emperyalist devletlerin birbirlerinin sömürgelerini ele geçirmeye çalışması değil, ulusal devrimci hareketlerin yok edilmesi, eski sömürgeci esaretin şu ya da bu şekilde yeniden kurulması ve işçi devletlerinin, özellikle de SSCB’nin imhası yoluyla “eski mevzilerin geri kazanılması” meselesidir. Bütün emperyalist ittifakların temeli budur.

Büyük emperyalist güçler, bir emperyalist savaşın “ganimetini” bölüşme konusunda belirli planlar yapıyorlar: ABD, Basra Körfezi’ni “alacak”; ABD ile yakın çalışma içinde olan Fransa, Kuzey Afrika’dan Kongo bölgelerine kadar uzanan eski sömürge imparatorluğu alanlarını “alacak”…

Mektup, dünya emperyalizminin, hem Sovyetler Birliği hem de eski sömürgeler dahil olmak üzere dünyanın küresel ölçekte yeniden paylaşılması için uğraştığını ileri sürüyordu. Şimdi geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, mektubun tarif ettiği temel süreç, Sovyetler Birliği’nin askeri fethi değil ama Stalinist bürokrasinin kapitalist restorasyonu başlatması biçimini aldı. Aslına bakarsak, SSCB’nin dağıtılmasının hemen ardından 1991’deki birinci Körfez Savaşı’ndan itibaren olanlar, dünyanın büyük bir savaşın başlaması yoluyla yeni sömürgeci yeniden paylaşımıdır.

Küresel bir programı formüle etme mücadelesi, UK’nin Troçkizm uğruna verdiği mücadele üzerinden sonraki yıllarda devam etti. David North, Ocak 1984’te Michael Banda’ya yazdığı mektupta şunları belirtiyordu:

Uluslararası Komite’nin, bir süredir, pratiğine yol gösterecek net ve siyasi bütünselliğe sahip bir perspektiften yoksun olarak faaliyet sürdürmekte olduğunu hissediyoruz. Uluslararası Komite’nin faaliyetinin asıl odağı, yıllardır, her bir ülkede şubeler inşa etmeye hizmet eden bir perspektif yerine, çeşitli burjuva ulusalcı rejimler ve kurtuluş hareketleri ile ittifaklar geliştirmek olmuştur. [18]

Mektup, şu uyarılarla devam ediyordu:

Ulusal şubeler içinde bazı gelişmeler –bizim bazı sendikal mücadelelerdeki deneyimlerimiz gibi– ne kadar umut verici olursa olsun, bu tür bir çalışmaya bilimsel olarak geliştirilmiş bir uluslararası perspektif yol göstermediği sürece, bunlar gerçek kazanımlar üretmeyecektir. İşçiler Birliği ne kadar işçi sınıfına yönelirse, uluslararası yoldaşlarımızla en sıkı işbirliğini öne çıkarma ihtiyacını o kadar çok hissediyoruz.

Şubat 1984’te, İşçiler Birliği temsilcileri, bu konuları tartışma umuduyla bir UK toplantısına gittiler. Ancak WRP önderliği, eleştirilerin geri çekilmemesi halinde İşçiler Birliği’ni bölünmeyle tehdit etti.

WRP önderliğinin, burjuva milliyetçileri, sendikalar ve İşçi Partisi bürokrasisi ile kurmuş olduğu siyasi ittifaklar ve Sovyet bürokrasisine perde arkasından yaptığı öneriler, Uluslararası Komite içinde yapılacak bir perspektifler tartışmasından sağ kurtulamazdı. [19]

UK’nin perspektifler kararının kabul edildiği Yedinci Plenum’un açılış raporu, şunları belirterek başlıyordu:

1984’te, Healy, Slaughter ve Banda’dan perspektifler üzerine tartışmalar yapılmasını istedik. Bu tartışmanın mümkün olabilmesi için hareketimiz içinde çok büyük bir bölünme gerçekleşti. Uluslararası proleter devrim perspektifimizi ayrıntılı bir şekilde geliştirmeye başlamadan önce, Uluslararası Komite içindeki küçük burjuva güçler ile tüm ilişkiyi amansızca koparmak zorundaydık. Aslında olan budur.

Bölünmeden önce İşçiler Birliği, UK içinde gelişmekte olan krizin Pabloculuğa karşı mücadelenin yenilenmesini ve uluslararası perspektiflerimizi geliştirmeyi gerektirdiğini vurgulamıştı. Bu tartışmayı WRP ile yapmak olanaksızdı, çünkü yönelimleri ulusalcıydı—UK’nin faaliyetini Britanya’daki kendi faaliyetlerine tabi kılmışlardı. Küçük burjuva ulusalcı bir çizgileri vardı. UK, bu çalışmanın yıllarca bastırılmasından sonra, perspektiflerimizi ancak bu mücadele sayesinde geliştirebildi. [20]

İşçiler Birliği Merkez Komite Plenumu’na sunulan açılış raporunda şunlar belirtiliyordu: “Oportünizme karşı mücadele ile uluslararası perspektifimizin geliştirilmesi arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur:”

Öncelikle, DEUK içinde her türden ulusalcılık/milliyetçilik kalıntısına karşı bilinçli bir mücadele vermek ve aynı zamanda, dünya kapitalist krizinin nesnel gelişimi ile DEUK’un bilinçli programı arasındaki organik bağı yeniden kurmak gerekiyordu. Uluslararası bir perspektif ve program uğruna verilen bu mücadelenin oportünizme karşı mücadelenin en yüksek noktası olduğunu anlamalıyız, çünkü nihayetinde her oportünizm oldukça belirli ulusal uyarlanma biçimlerinden kaynaklanır. [21]

Rapor şöyle devam ediyordu:

Partinin inşası, gerçekten proleter bir partinin yaratılması, işçi sınıfının nesnel tarihsel çıkarlarının savunulmasına dayanan bir programı bilimsel bir şekilde biçimlendirmek için verilen amansız bir mücadele süreci üzerinden ilerler. … [Partinin inşası] sadece giderek daha fazla üye toplanması değildir; nesnel durumun gelişiminin belirli bir noktasında, işçi sınıfının tarihsel ihtiyaçlarına layık olduğunu kanıtlayanbir aracın işlenip biçimlendirilmesidir. [22]

Tüm bölünme deneyimlerini gözden geçiren North, şu sonuca varıyordu:

Marksist hareket içindeki oportünizmin tarihsel gelişimi, tekrar tekrar sosyalizmi enternasyonalist özünden ayırma biçimini almıştır. Bu yalnızca İkinci ve Üçüncü için değil, Dördüncü Enternasyonal için de geçerlidir…

North şunu vurguluyordu: “Oportünizmin Dördüncü Enternasyonal üzerindeki yıkıcı etkisinin en sonunda üstesinden gelme mücadelesinin asıl özü, enternasyonalizmdir.”

Bu ilke, 1988 perspektifler kararının özünü oluşturmaktadır. Söz konusu kararın 169. maddesinde şunlar belirtilmektedir:

Devrimci enternasyonalizm, oportünizmin siyasi karşıtıdır. Oportünizm, hangi biçimde olursa olsun, verili bir ulusal çevre içinde biçimlenen siyasi yaşamın sözde gerçeklerine belirli bir uyarlanmayı ifade eder… Bu yüzden, Uluslararası Komite’nin şubelerinin faaliyet gösterdikleri ülkelerdeki işçi hareketine yaptıkları temel tarihsel katkı, dünya sosyalist devrimi perspektifi uğruna kolektif ve birleşik mücadeledir. [23]

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, Dünya Kapitalist Krizi ve Dördüncü Enternasyonal’in Görevleri (1988)

WRP’nin artıkları, UK’nin bu programı geliştirme çabalarına şaşkınlık ve düşmanlık ile tepki verdiler. Bir örnek vermek gerekirse; Sheila Torrance’ın News Line gazetesinde yazan Ray Athow’un, İşçiler Birliği’nin seçim programının proleter enternasyonalizmi uğruna mücadeleye yaptığı vurgu karşısında kafası karıştı. Athow, şu pasajı alıntıladı:

Amerikalı işçiler, küresel ölçekte faaliyet gösteren kapitalistleri yenilgiye uğratmak için uluslararası bir devrimci strateji benimsemeli ve mücadelelerini Asya, Afrika, Avrupa ve Latin Amerika’daki sınıf kardeşlerinin mücadeleleriyle birleştirmeliler. İşçiler; ülkeleri, dilleri, dinleri ya da ten renkleri ne olursa olsun, aynı kaygıları paylaşmakta ve aynı kapitalist düşmanla karşı karşıya bulunmaktadır.

Athow, buna şu yanıtı veriyordu:

North’un ‘Marksizm’e katkısını küçümsemek istemeyiz fakat bizzat Marx bu meseleyi 140 yıl önce şu sözlerle daha kısa bir şekilde ortaya koymuştu: ‘Dünya işçileri, birleşin!’

Athow şöyle yazıyordu: “Bu seçim programının neredeyse dini niteliği, ‘İşçiler Birliği ABD işçi hareketine dünya sosyalist devrimi stratejisini getiriyor’ gibi ifadelerle açığa vuruluyor.”

Athow, bu açıklamasının tersine, “Dünya devrimi ancak ulusal parçaları üzerinden gelişir,” diyordu.

North, Athow’un açıklamalarına yanıt olarak şunları yazdı:

‘Dünya işçileri, birleşin’ sözlerini tekrarlamak yeterli değildir. Öncelikle, enternasyonalizmin içeriği, dünya ekonomisinin somut evriminin ve bu evrimin sınıf mücadelesi üzerindeki etkisinin incelenmesinden çıkarılıp geliştirilmelidir. Bütün bilimsel Marksist kavramlar gibi enternasyonalizm de, dünya kapitalist sisteminin nesnel gelişimi doğrultusunda evrim geçirmiştir.

İkinci Enternasyonal çağında, Marx’ın uluslararası işçi hareketinin şafağında geliştirdiği bu slogan ile yeni kitlesel işçi sınıfı partilerinin biçimlendiği verili kapitalist gelişme aşaması arasında tarihsel olarak belirlenmiş gerçek bir uçurum vardı. On dokuzuncu yüzyılın son on yılında ulusal devlet çerçevesi içinde, genç sosyal demokrat partilerin dikkatini doğrudan meşgul eden ve pratik faaliyetlerinin karakterini büyük ölçüde belirleyen ilerici görevler hâlâ mevcuttu…

… dünya sosyalist devrimi basitçe ulusal devrimlerin toplamı değildir. Eğer sadece öyle olsaydı, dünya sosyalist devrimi kavramı, yalnızca tamamlanmış bir süreci tanımlamak için kullanıldığı ölçüde, herhangi bir özel anlam taşımazdı. Ancak dünya sosyalist devrimi, bizzat belirli bir tarihsel çağdır; izole olaylar dizisi değil. Bu bir dünya çağıdır. ‘Ulusal parçalar’, bu dünya tarihsel süreci yöneten yasalar ile uyumlu olarak gelişir.

Dünya devrimi yalnızca ulusal devrimlerin toplamı olarak var oluyorsa, o halde Sosyalist Devrimin Dünya Partisi’nin temeli nedir? Dünya sosyalizmi basitçe birbirleriyle bağlantısız bir “ardışık ulusal mücadeleler” temelinde veya yalnızca ahlaki dayanışma ya da muğlak bir siyasi sempati biçimi üzerinden bağlantılı ulusal mücadeleler temelinde gerçekleşecekse, uluslararası bir partiye ne gerek var? Dünya partisinin gerekliliği tam da şu gerçeklikten kaynaklanır: uğruna mücadele edilmesi gereken dünya sosyalist devrimi, ancak uluslararası proletaryanın bilinçli şekilde bütünleşmiş ve birleşik mücadelesi olarak gerçekleşebilir.

Temmuz 1987’de, DEUK’un Dördüncü Plenumu, dünya kapitalizminin ana yapısındaki değişiklikler ve bunların uluslararası sınıf mücadelesine etkileri üzerine bir tartışma başlattı. O konferansta David North şunları sormuştu:

Dünya sosyalist devriminin nasıl gelişmesini öngörüyoruz? İşçi sınıfının yeni bir yükselişine ve devrimci bir sınıf mücadelesinin yenilenmesine hangi süreçler ve çelişkiler temel oluşturacak?

Bunun cevabının, “dünya kapitalizminin, üretim sürecinin küreselleşmesi ile bağlantılı gelişiminde” bulunabileceğini vurguladık. Bu durum, sosyalist enternasyonalizmin önemini ve kaçınılmaz gerekliliğini yeni bir düzeye yükseltti.

Silao’da, 2020 modelden önce üretilen son GMC Sierra 2019, 9 Ağustos 2019 [Kaynak: Gerardo Aldaco]

İşçiler Birliği’nin 1987 Yaz Kampı’na sunulan açılış raporu, bu konuları şöyle ifade ediyordu:

Devrimler ancak nesnel olarak gereklilerse gerçekleşebilirler ve bizler bu gerekliliğin bilinçli özneleriyiz. Başka bir ifadeyle, bizzat kendi faaliyetimiz, Uluslararası Komite içindeki mücadele, toplumun ekonomik temelinde, üretici güçler ile toplumsal ilişkiler arasındaki çatışmanın nesnel olarak oluşan biçimlerinden biridir.

Belirtmek gerekir ki, işçi sınıfının küresel birliğine doğru bu yönelişimiz, bizi, kapitalizm karşıtlığı ile küreselleşme karşıtlığını eşitlemeye çalışan küçük burjuva radikal politikanın ideologları ile doğrudan çatışma içine soktu. Bu, Trump ile Bannon’ın, ekonomik ulusalcılık ile burjuva gericiliğinin en faşizan biçimleri arasındaki bağlantıyı yadsınamaz hale getirmelerinden önceki bir dönemde oluyordu. Aynı zamanda biz perspektifler kararını yazarken, Mouffe ve Laclau “devrimci demokratik” hareketin en yüksek görevinin “ulusun organik yeniden yapılandırılması” olduğunu iddia ediyordu. Ve elbette bugün, Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA), Bashkar Sunkara’nın sözcükleriyle, “21. yüzyıl Amerikancılığı”nın bir versiyonunu geliştirmeye çalıştığını ilan ediyor.

David North, Sri Lanka’da perspektifler dokümanı hakkında yapılan tartışmayla ilgili İşçiler Birliği Siyasi Komitesi’ne sunduğu raporda şunları belirtmişti:

Dünya ekonomisinin bugünkü gelişimi ve uluslararası iş bölümü –ki bunlar çok uluslu şirketlerin ve ulusötesi üretimin muazzam gelişiminde cisimleşmektedir– enternasyonalizme daha önce görülmemiş bir somutluk kazandırmaktadır. Bu durum, işçi sınıfının uluslararası koordinasyonunu ve birleşik mücadelesini zorunlu hale getirmektedir. Bu çağda emperyalizme karşı mücadelenin başka bir temeli mevcut değildir.

North, bu konuya Yedinci Plenum’a sunduğu raporda devam etti:

İşçi sınıfı, uluslararası bir sınıftır. Bu ilkesel bir meseledir. Marx, işçi sınıfının uluslararası niteliği daha görünür hale gelmeden önce, proletaryayı dünya tarihsel bir sınıf olarak tanımlamıştı. O dönem işçi sınıfı daha birçok ülkede ortaya çıkmamıştı. Şimdi bu dünya tarihsel rol üretici güçlerin devasa gelişimine dayandığı için, bu artık teorik bir mesele değildir. Pratik bir mesele haline gelmiştir. Dokümanın başında, işçi sınıfı mücadelelerinin sadece içerik değil biçim olarak da enternasyonalist hale geldiğini söylememizin nedeni budur.

David North’un Yedinci Plenum raporu, UK’nin WRP egemenliği altındaki gidişatını eleştirerek şu uyarıda bulunmuştu:

UK’nin ulusalcı bir çizgi doğrultusunda, ulusal bir program doğrultusunda parçalanma tehlikesi vardı. Uluslararası stratejimiz, yalnızca biçimsel bir anlamda, İkinci Enternasyonal tarzında görülüyordu. 20. yüzyılın başlarında bu tür bir yaklaşım anlaşılırdı—bağışlanabilir değildi ama anlaşılırdı. Ulusal ekonomilerin özellikleri son derece belirgindi. Dünya ekonomisi ortaya çıkmıştı fakat bugüne kıyasla embriyonik safhadaydı.

Bölünmeden çıkarken, Uluslararası Komite’nin dünya devriminin önceliğine olan bağlılığını yeniden teyit etmesi; küresel bir perspektifin net bir şekilde ifade edilmesi gerekiyordu. Ancak bu, Merkez Komite Plenumu’na sunulan açılış raporunda belirtildiği gibi, “UK içinde yeni düzeyde bir mücadeleye neden oldu. UK’nin her şubesi içinde dünya programımızın önceliğini netleştirmek için çok sistematik bir mücadele verme gereği, bu çözümlemeden kaynaklandı.”

Bu mücadele o kadar önemliydi ki, bizzat İşçiler Birliği “farklı bir parti” olarak ortaya çıkmıştı:

Geçtiğimiz iki yılda, ulusalcılığın bütün kalıntılarının kökünü kazıyıp yok etmeye, hareketimizin üzerindeki Pablocu kabukları kaldırıp atmaya ve uluslararası hareketi Lenin ile Troçki’nin yöntemiyle canlandırıp yeniden inşa etmeye çalıştık. Enternasyonal’i inşa etme yönündeki çok uzun süreli mücadele artık can alıcı bir aşamaya ulaşmıştır.

David North, bu değişim “partiyi küçük burjuva radikalizmi ile bağdaşmaz hale getiriyor,” diye vurguluyor ve şöyle devam ediyordu: “Bu ancak uluslararası bir program temelinde yapılabilir. Bu bilinci ne kadar geliştirir ve hareketi bu ortak program temelinde uluslararası olarak ne kadar sağlamlaştırırsak, kitlesel bir işçi sınıfı partisini o kadar inşa edebileceğiz.”

Bu mücadele, UK şubelerinin ortak, uluslararası bir perspektif temelinde başarılı bir şekilde yeniden yönlendirilmesine yol açtı; siyasi çözümlememizi derinleştirip yoğunlaştırdı ve sonunda, 1988 programını daha da kuvvetlendirdi.

En nihayetinde, İşçiler Birliği ve bir bütün olarak UK enternasyonalizm perspektifini seçtiği ve Yedinci Plenum’da perspektifler kararı kabul edildiği için hepimiz buradayız.

David North’un, İşçiler Birliği’nin On Üçüncü Ulusal Kongresi’ne sunduğu açılış raporu, kararın temel içeriğini şöyle özetliyordu:

Bu doküman, özünde, birbiriyle ilişkili iki temel nesnel süreci ele alıyor: dünya kapitalist krizinin gelişimi, kapitalist üretim tarzının krizi ile proletaryanın devrimci önderlik krizi—ve yine onun içinde, bizzat Dördüncü Enternasyonal’in tarihsel krizi. [24]

Bu dokümanı öncelikle üretimin küreselleşmesi kavrayışımıza yaptığı katkılardan hatırlıyoruz. Ancak dokümanın, 1960’ların ve 1970’lerin –Pablocuların sistematik olarak ihanet ettiği– kitlesel toplumsal mücadelelerini esasen devrimci olarak doğru bir şekilde çözümlemiş olması da aynı derecede önemliydi.

İşçiler Birliği’nin On Üçüncü Ulusal Kongresi, dokümanın, 1960’ların ve 1970’lerin işçi sınıfı yükselişinin baltalanmasında Pablocu örgütlerin oynadıkları role dair değerlendirmesine dikkat çekiyordu:

Bizler, sadece ana hatlarıyla, dünya kapitalizminin 1968 ile 1975 arasında tarihindeki en büyük devrimci krizden geçtiğini; ayakta kalmasının yalnızca önderliğinin işçi sınıfına yönelik ihanetleri nedeniyle mümkün olduğunu ve uluslararası burjuvazinin işçi sınıfına karşı sonraki saldırısının bu ihanetlerin ürünü olduğunu tespit ediyoruz. [25]

…Latin Amerika’nın devasa borcu ve bunun sonucunda milyonlarca işçinin ve köylünün aşırı yoksullaşması, sadece soyut ekonomik süreçlerin sonucu değildir. Bütün ekonomik süreçlere toplumsal sınıfların mücadelesi aracılık eder. 1980’lerin Latin Amerika’sındaki koşullar, Bolivya, Şili ve Arjantin işçilerinin uğradıkları yenilgilerin doğrudan ürünüdür. [26]

Tutumumuz, Troçki’nin 1923 Almanya’sına yönelik tutumu ile aynıdır: işçi sınıfının önderliğinin zayıflıkları ve ihanetleri olmasaydı, kapitalizm Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yıkılabilirdi. 1960’ların ve 1970’lerin devrimci deneyimleri, 1923’tekinden bile büyüktü. Kapitalizmin ayakta kalması, bir kez daha Stalinistlerin ve Sosyal Demokratların ihanetinden kaynaklanmıştı.

Özellikle 1990’larda, akademi camiasındaki iktisatçılar, 1980’lerde başlayan küreselleşme dönemi ile 1914’te sona eren küreselleşme dönemini karşılaştırdıkları “iki küreselleşme dönemi”ne dikkat çektiler. Yaptığımız değerlendirme bu tür karşılaştırmaları öncelemişti. 1987 Yaz Okulu’na sunulan açılış raporunda şunlar belirtilmişti:

II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana geçen 42 yıl, organik kapitalist gelişmenin son dönemi ile belirli benzerliklere sahiptir. Bu, 1871’de Batı Avrupa’da burjuva devlet sisteminin sağlamlaşmasına işaret eden Alman İmparatorluğu’nun kuruluşu ve Paris Komünü’nün yenilgisi ile 1914’te I. Dünya Savaşı’nın çıkması arasındaki 40 küsur yıllık dönemdir. [27]

Belgenin temel bileşenleri altı noktada özetlenmişti. Kararın 117. maddesinde şunlar belirtiliyordu:

Sonuç, dünya piyasasının bugüne değin görülmedik biçimde bütünleşmesi ve üretimin uluslararasılaşması olmuştur. Dünya ekonomisinin, ABD de dahil bütün ulusal ekonomiler üzerindeki mutlak ve etkin üstünlüğü, modern yaşamın temel bir gerçeğidir. Entegre devrelerin bulunmasıyla ve mükemmelleştirilmesiyle teknolojide sağlanan ilerlemeler iletişimde devrimci değişimlere yol açmış; bu da küresel ekonomik bütünleşmeyi hızlandırmıştır. Ancak bu ekonomik ve teknolojik gelişmeler, kapitalizm için yeni tarihsel ufuklar açmak şöyle dursun, dünya ekonomisi ile kapitalist ulus devlet sistemi ve toplumsal üretim ile özel mülkiyet arasındaki temel çelişkiyi bugüne kadar görülmedik düzeyde arttırmıştır.

Büyük ulusötesi şirketler ve üretimin küreselleşmesi olguları, özünde devrimci sonuçlara sahip bir başka etmenle; ABD’nin küresel ekonomik egemenliğini hem göreli hem de mutlak anlamda yitirmesi ile ayrılmaz biçimde bağlantılıdır. ABD emperyalizminin dünyadaki konumunda yaşanan ve onun dünyanın başlıca alacaklısı olmaktan çıkıp en büyük borçlusu haline gelmesinde ifadesini bulan bu tarihsel değişim, işçilerin yaşam koşullarında yaşanan çarpıcı gerilemenin altında yatan nedendir ve bunun ABD içinde devrimci bir sınıfsal hesaplaşmalar dönemine yol açması gerekmektedir…

… üçüncü bir etmen, Japonya’nın en etkili sanayi gücü ve en büyük sermaye ihracatçısı olarak yükselmesidir. Japonya, Amerikan kapitalizmine yerkürenin her köşesinde meydan okumaktadır. ABD ile Japonya arasındaki çatışma, durmadan kötüleşen emperyalistler arası uzlaşmazlıkların en patlayıcı dışavurumudur ama kesinlikle tek ifadesi değildir.

O dönemde Japonya, ABD’ninkinden bile büyük bir kişi başına düşen GSYİH ile dünyanın en büyük ikinci ihracatçısı haline gelmişti:

Büyük devrimci önem taşıyan dördüncü etmen, Asya Pasifik bölgesi ekonomilerinin olağanüstü hızlı büyümesidir. Bu durum, ekonomik konumu tamamen sürdürülemez ihracat piyasalarına bağlı olan yerel burjuvaziye karşı mücadeleye giren geniş bir işçi sınıfını ortaya çıkarmıştır.

137. maddede ise şunlar belirtilmektedir:

Kapitalizmin II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden beri dünyanın birçok yerinde genişlemesi ve Asya’da devasa üretim merkezlerinin oluşması, Lenin’in emperyalizmi kapitalizmin en yüksek aşaması olarak tanımlamasıyla çelişmez. Lenin’in Emperyalizm broşüründe özellikle uyarmış olduğu gibi, “Bu çürüme eğiliminin kapitalizmin hızlı büyümesini olanaksızlaştırdığını sanmak yanlış olur. Bunu olanaksızlaştırmaz.” Amerikan emperyalizmi Asya Pasifik ülkelerini “montaj platformları” olarak kullanmaktadır.

… beşinci etmen, geri kalmış ülkelerin yoksullaşması ve güçsüz ulusal burjuvazilerin sayısız “kalkınma” stratejisinin çökmesidir.

… altıncı etmen, Sovyetler Birliği’nde, Doğu Avrupa’da ve Çin’de iktidarda olan bütün Stalinist bürokrasilerin piyasa ekonomisi politikalarına yönelmesinden çıkarılması gereken devrimci sonuçlardır.

Kararın 14. maddesinde, küresel üretimin yeni biçimlerinin, dünya savaşı tehlikesini azaltmak şöyle dursun, daha da yoğunlaştırdığı uyarısında bulunuluyordu:

Kapitalist üretimin küresel karakteri başlıca emperyalist güçler arasındaki ekonomik ve siyasi çelişkileri olağanüstü düzeyde keskinleştirmiş ve dünya ekonomisinin nesnel gelişmesi ile bütün bir kapitalist mülkiyet sisteminin tarihsel olarak içinde kök saldığı ulus devlet biçimi arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi ön plana çıkarmıştır.

Kararda, tüm egemen seçkinlerin sistematik küresel saldırısı açıklanıyordu. Bu saldırının önü, Pablocuların 1960’ların ve 70’lerin kitlesel toplumsal mücadelelerine yönelik ihaneti eliyle açılmıştı:

Amerikan burjuvazisi tarafından 1979–80’de girişilen politikalar, sınıf egemenliği yöntemlerinde uluslararası ölçekte bir değişimin sinyalini veriyordu. Bununla eş zamanlı olarak, Thatcher’ın Mayıs 1979’da seçilmesi, işçi sınıfını disiplin altına almayı ve II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulmuş sosyal refah sistemini imha etmeyi amaçlayan aralıksız bir saldırının başlangıcına işaret ediyordu. Fransa’da, dört Stalinist bakanıyla “sosyalist“ Mitterrand hükümeti, sahte bir radikalizm gösterisinin ardından vakit kaybetmeksizin Reagan’ınkilerden hemen hiç ayırt edilemeyen ekonomik politikalara geri döndü. Benzer bir gelişme, Helmuth Kohl’un seçilmesinin ardından Almanya’da ortaya çıktı. Reagancı “kuralsızlaştırma”nın Avrupa’daki doğal sonucu, ulusallaştırılmış sanayilerin tasfiyesini amaçlayan çılgınca “özelleştirme” kampanyaları oldu. 1979 ile 1988 yılları arasında Portekiz’den Yunanistan’a kadar bütün Avrupa hükümetleri, sosyal reformizm ve sınıf uzlaşması politikalarını reddettiler. Bu süreç Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ile sınırlı kalmadı. Avustralya’da Hawke ve Yeni Zelanda’da Lange önderliğindeki sosyal demokrat hükümetler, işçi sınıfı tarafından kapitalizmin dizginsiz sömürüsüne karşı dikilmiş olan sınırlı engelleri bile yerle bir ediyorlar.

Karar; Stalinistlerin ve küçük burjuva milliyetçilerinin küresel mali sermayenin taleplerine teslim olmalarına rağmen, dönemi kapitalist üstünlük değil, kapitalist kriz dönemi olarak niteliyordu:

Uluslararası işçi hareketinin gözle görülür krizi, burjuvazinin propagandacıları tarafından kapitalizmin yeni bir altın çağını ilan etmek için değerlendirilmektedir. Ancak burjuvazi, yoksulluktaki devasa büyümeye rağmen, tüm kapitalist düzeninin derinleşen dünya krizinden kendisini çıkaramamıştır. Burjuvazinin dünya çapında karşı karşıya olduğu kriz, basitçe konjoktürel değil; tarihsel ve sistemsel karakterde bir krizdir.

Dokümanın, tüm dünyada sendikaların küreselleşmenin ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirdikleri sistematik ihanetlere ilişkin çözümlemesi, sonradan sendikalar ile köprüleri atma çağrısı yapmamızın teorik temelini oluşturuyordu:

Kapitalistlerin çeşitli ulusal ve kıtasal blokları arasındaki şiddetli rekabet, acil bir ihtiyaç olarak, işçi örgütlerinin devlet-finans sermayesinin üretken mekanizmalarına tam entegrasyonunu gerektirmektedir. Bağımsız, hatta yarı bağımsız, reformist işçi örgütlerine yer yoktur. Sendikalar, doğrudan doğruya, proletaryanın ulusal devletin çıkarları doğrultusunda yoğunlaştırılmış sömürüsünün araçlarına dönüştürülüyor. Tüm mevcut işçi bürokrasilerinin yerlere kapanmasının kaynağı buradadır. Uluslararası krize ulusal çözümler arayışı, kaçınılmaz olarak, her ulusal işçi hareketinin burjuvazinin ticaret savaşı politikalarına tabi kılınmasına yol açar. Bu açmazdan, devrimci enternasyonalizme dayanma dışında bir çıkış yolu yoktur; biz bununla, tatil ifadelerini kastetmiyoruz. Troçkist hareketin karşısındaki başlıca stratejik görev, tüm dünya işçi sınıfının, Troçki’nin “işçi sınıfının bir dünya merkezine ve dünya siyasi yönelimine sahip tek uluslararası proleter devrimci eylem örgütü” olarak tanımladığı yerde birleştirilmesidir. [28]

Bu çözümlemeyi yorumlayan David North, “İşçi hareketinin krizinin asıl özü Marksizmin başarısızlığı değil, sosyal reformizmin iflasıdır,” sonucuna varıyordu.

13. madde bu noktayı şöyle geliştirir:

Sınıf mücadelesinin yalnızca biçimsel olarak ulusal, özünde ise uluslararası bir mücadele olduğu, uzun süredir Marksizmin temel bir önermesidir. Bununla birlikte, kapitalist gelişmenin yeni özellikleri göz önünde bulundurulduğunda, sınıf mücadelesinin biçimi bile uluslararası bir karakter edinmek zorundadır. … Dolayısıyla, sermayenin daha önce görülmedik düzeydeki uluslararası hareketliliği, farklı ülkelerin işçi harekeleri için üretilmiş olan bütün ulusalcı programları hükümsüz ve gerici kılmıştır.

DEUK’un büyümesinin zorunlu olarak bağlantılı olduğu nesnel temeli oluşturan, tam da bu gelişmelerdi. Bu nokta, David North’un, İşçiler Birliği’nin Ağustos 1988’deki On Üçüncü Ulusal Kongresi’ne sunduğu raporda şöyle geliştirilip vurgulanıyordu:

Biz, proletaryanın mücadelesinin bir sonraki aşamasının, çetin biçimde, nesnel ekonomik eğilimler ile Marksistlerin öznel etkisinin birleşik basıncı altında, uluslararası bir yörüngede gelişeceğini öngörüyoruz. Proletarya, pratikte kendisini giderek daha fazla uluslararası bir sınıf olarak tanımlama eğiliminde olacak; politikaları bu yapısal eğilimin ifadesi olan Marksist enternasyonalistler de bu süreci geliştirecek ve ona bilinçli bir biçim kazandıracaklardır.

Hem sınıf mücadelesinin büyümesi hem de bizzat partinin örgütlenmesi bakımından, programda çözümlenenlerin çoğu gerçekleşmiştir.

Orada şu öngörüde bulunmuştuk: “Önümüzdeki dönemde işçilerin uluslararası bir stratejiye dayalı grevler ve başka mücadele biçimleri örgütlemeleri olağan hale gelecektir. Bu mücadelelerin her yönünü uluslararası işçi sınıfının diğer kesimleriyle, yani ulusal sınırların dışındaki işçilerle koordine etmeden kapitalizme karşı büyük mücadelelere girmek, günün şartlarına korkunç derecede uyumsuz bir şey olarak görülecektir.” [29]

Belirtmek gerekir ki, bu dokümanda saptanmış olan temel eğilimler, sonraki dönemde devam edip gelişmekle kalmayarak yoğunlaşmıştır.

1988 perspektifler dokümanının yayımlanmasından otuz yıl sonra, ekonomist Branko Milanovic, Küresel Eşitsizlik adlı bir kitap yayımladı. Milanovic, kitabında, dünyanın dört bir yanındaki işçilerin toplumsal koşullarının yakınlaştığını belirtiyor ve dünyanın, “yerden/konumdan ziyade sınıfın baskın çelişki olduğu” bir yer haline geldiğine dikkat çekiyordu. Bu, burjuva ekonomistlerinin UK ile bağlantılı beyanlarında tipik olduğu üzere çok geç yapılmış bir çözümlemeydi fakat 1988 kararında tespit edilmiş süreçlerin artık daha fazla inkâr edilemez gerçekler olduğunu yansıtıyordu.

Bir konteyner gemisi Tacoma Limanı’nda yükünü boşaltıyor. (AP Photo/Ted S. Warren)

Doğrusu, tüm dünyada işçiler, mücadelelerini uluslararası ölçekte koordine etmeye başlıyorlar. WSWS Otomotiv İşçileri Bülteni’nin Aralık 2018’de Detroit’te düzenlediği otomotiv işçileri toplantısında, “WSWS, dünyanın farklı yerlerindeki işçilerin mücadelelerini koordine etmeye çalışacak mı?” sorusunun bize yöneltilen ilk soru olması şaşırtıcı değildir.

Gerçek şu ki, UK’nin çözümlemesinde tespit ettiği tüm unsurlar; gerek teknolojinin dönüştürücü etkisi, gerek dünya ticareti, gerekse de işçi sınıfının küresel bütünleşmesi, daha da yoğunlaşmıştır.

Son olarak, basında küreselleşmenin sözde sonu ve internetin parçalanması hakkında çok şey söylendi. Ancak bu da yukarıdaki dokümanda saptanmış olan süreçlerin bir dışavurumudur. Çökmekte olan Moore yasası değil, kapitalist ulus devlet sistemidir. Ulus devlet sistemi, Troçki’nin yüzyıl önce yaptığı çözümleme doğrultusunda, üretim araçlarına karşı isyan ediyor. Bu durum, bölünmenin ardından tekrar doğrulanmıştır.

Sınıf mücadelesinin –şu anda kendisini başlangıç biçimiyle göstermeye başlayan– küresel bütünleşmesi, bizzat Uluslararası Komite’de en dolaysız ifadesini bulmuştur. 1988’de Detroit üye toplantısında belirtildiği gibi:

DEUK’un şubeleri geçtiğimiz yıl boyunca pratik faaliyetlerini günlük bazda koordine ettiler. İşçiler Birliği ve SLL, haftada en az iki kez dosyaları aktarmak için bilgisayar ve iletişim teknolojisini kullanıyorlar. Bu, gazete çıkarılmasının ve siyasi çalışmanın küresel bütünleşmesine doğru bir adımdır. Uluslararası Komite’nin Çin’deki olaylar üzerine açıklamasını ABD’de, Avustralya’da ve Almanya’da eş zamanlı olarak yayımlayabildik ve ayrıca BSA ve ICP ile bilgisayar bağlantılarımızı geliştiriyoruz. Pratik faaliyetin diğer alanları, yakın uluslararası işbirliği temelinde geliştiriliyor.

Bu uluslararası pratik faaliyetin önemi küçümsenmemelidir. Bu uluslararası işbirliğinin kapsamı, onun her şubenin pratik çalışmasının neredeyse her yönü üzerindeki doğrudan etkisi, DEUK’un ve şubelerinin karakterini derinden ve olumlu bir şekilde değiştirmiştir. Şubeler, siyasi ve pratik açıdan herhangi bir şekilde anlamlı bağımsız oluşumlar olarak var olmaya son veriyorlar. DEUK içinde, ortak bir siyasi program temeli üzerinde, bütün şubeleri kaynaştıran karmaşık bir ilişkiler ağı ortaya çıkmıştır. Yani, DEUK’un şubeleri, tek bir siyasi organizmanın bileşik ve birbirine bağlı parçalarını oluşturmaktadır. Bu ilişkinin herhangi bir şekilde kopmasının, ilgili şube içinde yıkıcı etkileri olacaktır. Artık her şube, varlığı için, hem ideolojik hem pratik olarak bu uluslararası ortak çalışmaya ve işbirliğine bağımlı hale gelmiştir.

David North, Linda Tenenbaum’a 10 Temmuz 1989 tarihli mektubunda şu gözlemde bulunmuştu: “Troçki’nin devrimci teorinin gelişmesine en büyük katkılarını yaptığı dönem, gericiliğe rağmen devrimci perspektifi geliştirme uğruna mücadele ettiği gericilik dönemleriydi (1907–1917 ve ardından 1923–1940).”

Bunun, burada tarif ettiğimiz süreçle özünde aynı olduğunu düşünüyorum. Analiz ettiğimiz dönem, bir gericilik dönemidir. Ancak o dönemde son derece ilerici akımlar ve eğilimler mevcuttu. 1985 sonrasında Marksizmin DEUK içindeki teorik rönesansında ifade bulan, işte bu ilerici eğilimlerdir.

Dipnotlar:

[1] David North, “İşçiler Birliği On Üçüncü Ulusal Kongre Raporu”, Fourth International, Temmuz–Aralık 1988, s. 41.
[2] G. W. F. Hegel, Felsefe Tarihi Cilt 1, (İstanbul: NotaBene Yayınları, Ekim 2018), s. 25. Çeviren: Doğan Barış Kılınç.
[3] David North, Leon Trotsky and the Development of Marxism, (Detroit, 1985), s. 5; 17-18.
[4] Fourth International, Temmuz–Aralık 1988, s. 33.
[5] David North, “İşçiler Birliği Merkez Komitesi 1 Nisan Plenumu Siyasi Raporu”, Workers League Internal Bulletin, Mayıs 1988, s. 47.
[6] Workers League Internal Bulletin, Mayıs 1988, s. 3.
[7] Fourth International, Temmuz–Aralık 1988, s. 48.
[8] David North, “İşçiler Birliği Merkez Komitesi 1 Nisan Plenumu Siyasi Raporu”, Workers League Internal Bulletin, Mayıs 1988, s. 44.
[9] David North, “Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Perspektifleri Üzerine Siyasi Rapor”, Fourth International, Ocak–Mart 1988, s. 67.
[10] David North, “David North’un Wije Dias’aa 14 Haziran 1988 Tarihli Mektubu”, Political Chronology of the International Committee of the Fourth International 1982–1991, s. 44.
[11] David North, “İşçiler Birliği Merkez Komitesi 1 Nisan Plenumu Siyasi Raporu”, Workers League Internal Bulletin, Mayıs 1988, s. 48.
[12] “Uluslararası Komite (Çoğunluk) Açıklaması”, 1 Mart 1972,” Trotskyism vs. Revisionism, Cilt 6, s. 83.
[13] David North, “İşçiler Birliği Merkez Komitesi 1 Nisan Plenumu Siyasi Raporu”, Workers League Internal Bulletin, Mayıs 1988, s. 49.
[14] David North, “SEP 2019 Yaz Okulu Açılış Raporu.”
[15] David North, “İşçiler Birliği Siyasi Komitesi 10 Nisan Toplantısı”, Workers League Internal Bulletin, Mayıs 1988, s. 87.
[16] Fourth International, Ocak–Mart 1988, s. 67.
[17] David North, “Mike Banda’ya Mektup, 4 Kasım 1981.”
[18] David North, “David North’un Mike Banda’ya Mektubu, 23 Ocak 1984”, The ICFI Defends Trotskyism, s. 35.
[19] Fourth International, Ocak–Mart 1988, s. 67.
[20] David North, “Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Yedinci Plenumu.” [21] David North, “İşçiler Birliği Merkez Komitesi 1 Nisan Plenumu Siyasi Raporu”, Workers League Internal Bulletin, Mayıs 1988, s. 56.
[22] ibid., p. 52.
[23] Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, “The World Capitalist Crisis and the Tasks of the Fourth International,” s. 70.
[24] Fourth International, Temmuz–Aralık 1988, s. 33.
[25] Age., s. 33
[26] Age., s. 35.
[27] Fourth International, Ocak–Mart 1988, s. 71.
[28] Fourth International, Temmuz–Aralık 1988, s. 38.
[29] Fourth International, Ocak–Mart 1988, s. 82.