Trump bir “Ekim Sürprizi” mi hazırlıyor?

30 Eylül 2020

ABD başkanlık seçimlerine yaklaşık beş hafta kala, Washington, dünya genelinde tehlikeli çatışmaları körüklüyor. Bunlardan herhangi birinin askeri çatışmaya dönüşme tehlikesiyle birlikte, ABD dış politika çevrelerinde ve dünya genelinde endişeli hükümetler içinde giderek artan oranda şu soru tartışılıyor: ABD başkanı Donald Trump, bir “Ekim Sürprizi” mi hazırlıyor?

Ekim ayında planlı veya plansız olarak gerçekleşen ve yaklaşan başkanlık seçimleri üzerinde büyük etkileri olan olayların uzun bir geçmişi var. 1956’da, Sina Savaşı’nın patlaması ve Macar Devrimi, Dwight D. Eisenhower’ın arkasındaki desteği pekiştirmeye yardımcı oldu. 1968’de, Johnson hükümetinin Kuzey Vietnam’ın bombalanmasını askıya alacağını duyurması, seçimi neredeyse Demokrat Hubert Humphrey’in kazanmasını sağlıyordu. 1972’de, Henry Kissinger, sandıklarda George McGovern karşısında Nixon’a destek sağlayacak şekilde, Vietnam’da “Barış Elde” diye ilan etti.

Ancak “Ekim Sürprizi” ifadesi, Ronald Reagan’ın 1980’deki kampanya yürütücüsü ve sonradan CIA müdürü olan William Casey tarafından icat edildi. Reagan ve Casey örneğinde, söz konusu “sürpriz”, İran’ın, 1979’da Amerikan Büyükelçiliği’ni ele geçiren İranlı öğrenciler tarafından rehin alınan ABD personelini serbest bırakma olasılığıydı. Hem ABD’li hem de İranlı yetkililere göre, Casey ve Reagan, rehinelerin serbest bırakılmasını seçim sonrasına kadar engellemek için Tahran ile gizli görüşmeler yapmıştı.

Dört F/A-18 Hornet ve iki F-22 Raptor, eğitim tatbikatında (Kaynak: ABD Deniz Piyadeleri, Birinci Sınıf Astsubay Wade Spradli’nin fotoğrafı)

Bugünkü tehlike, “Ekim Sürprizi”nin, Amerikan militarizminin patlaması biçiminde gelmesidir.

Washington Post köşe yazarı David Ignatius, geçtiğimiz hafta yazdığı bir köşe yazısında şu uyarıda bulunuyordu: “Önümüzdeki birkaç hafta içinde bir ABD-İran çatışmasının patlayabileceği ve ABD başkanlık seçimlerinden önce bir ‘Ekim sürprizi’ yaratılabileceği yer, Irak’tır.” ABD ordu-istihbarat aygıtıyla sıkı bağları bulunan Ignatius’un bu ifadeyi öylesine kullandığı şüphelidir.

Ignatius, yazısında, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun, Irak’ın yeni Başbakanı Mustafa el-Kazımi’ye verdiği ültimatomdan söz ediyordu. Buna göre, eğer yönetim, ABD tesisi yakınlarına roket atan, İran eksenindeki Iraklı Şii milislere karşı sert önlemler almazsa, Washington Bağdat’taki büyükelçiliğini kapatacak. Şii milislere yönelik bu tür bir baskı girişimi, büyük olasılıkla hükümetin düşmesini tetikler.

Ignatius, büyükelçiliğin “kapatılması, ABD’nin milislere karşı ağır hava saldırılarının başlangıcı da olabilir,” diyordu.

Böylesi bir askeri harekât, İran’la hızla bir çatışmaya dönüşebilir. Durum, diğer cephelerde zaten tırmanıyor. ABD Donanması’na bağlı bir uçak gemisi saldırı grubu, geçtiğimiz Kasım ayından beri ilk kez, stratejik Hürmüz Boğazı üzerinden Basra Körfezi’ne gönderildi. Bu konuşlanma, Trump yönetiminin, kibirli bir şekilde, Birleşmiş Milletler yaptırımlarını tek taraflı olarak yeniden uygulamaya koyma hakkını ilan ettiği sırada gerçekleşiyor. Söz konusu yaptırımlar, Tahran ile büyük güçler arasında yapılan ve Washington’ın tek taraflı olarak feshettiği 2015 nükleer anlaşması kapsamında kaldırılmıştı.

ABD şu anda konvansiyonel silahların İran’a ihracatını (yasak, önümüzdeki ayın ortasında sona eriyor) yasaklama hakkı olduğunu iddia ediyor. Hem Rusya hem de Çin, bu tür ihracata kaldığı yerden devam etmeye hazırlanıyor. ABD’nin yasağı uygulamaya devam edeceğini ilan etmesi, Amerikan savaş gemilerinin Basra Körfezi’nde veya açık denizlerde Rusya’nın ya da Çin’in gemilerine el koyması olasılığını gündeme getiriyor.

ABD emperyalizmi ile iki büyük nükleer rakip arasında doğrudan çatışma çıkma tehlikesi, geniş bir askeri operasyon alanında artmaya devam ediyor.

Pentagon, Rusya sınırlarında neredeyse aralıksız olarak provokatif askeri tatbikatlar düzenlemeye devam ediyor. Geçtiğimiz hafta, ABD savaş uçakları, Rusya sınırında geniş çaplı “it dalaşı” tatbikatı yaparken, dış haber şefi Richard Engel’i de bir F-16’yla beraberinde getirdi. Engel, bir “iliştirilmiş” gazeteci olarak, hava provokasyonunu hamasi terimlerle sundu.

Bu operasyondan birkaç hafta önce, Estonya’da, Rusya’ya atış menzili mesafesinde, ABD Ordusu’nun “çok namlulu roket sistemi”nin de dahil olduğu, gerçek mühimmat kullanılan tatbikatlar düzenlendi. Rusya’nın Washington büyükelçiliği, bunu, “kışkırtıcı ve bölgesel istikrar açısından son derece tehlikeli” olarak niteleyerek şu soruyu sordu: “Bizim ordumuz ABD sınırında bu tür atışlar yapsa, Amerikalıların tepkisi ne olur?”

Washington, aynı anda, Çin’e karşı özellikle Tayvan adası etrafında pervasız provokasyonlar gerçekleştiriyor. ABD’nin üst düzey yetkilileri Tayvan’ı son iki ayda iki kez ziyaret ederek milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları yaptılar. ABD-Tayvan ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlayan bu adımlar, ABD-Çin ilişkilerine 40 yıldan uzun süredir temel oluşturan “Tek Çin” politikasını fiilen altüst ediyor.

ABD Ordusu’nun ana yayın organı olan Military Review, Eylül-Ekim sayısını, Pekin’in Tayvan’ı ele geçirmesi varsayımı temelinde, bir ABD-Çin savaşı olasılığına ayrıldı. Pekin, bunu, haklı olarak, büyük bir provokasyon ve açık bir tehdit olarak yorumladı.

Ordu dergisinin bir makalesi, “Onları Denize Dökün” başlığını taşıyor ve “Tayvan’a ağır silahlı bir Ordu müfrezesi sevk ederek düşmanı denize dökün” diyor.

Bir ABD Deniz Piyadeleri subayı tarafından yazılan, “Ejderhayı Caydırmak: ABD Kuvvetlerinin Tayvan’a Dönüşü” başlıklı yazıda ise, Halk Kurtuluş Ordusu’nun (HKO) askeri atılımlarından, özellikle de orta menzilli füzelerinden endişeyle söz ediliyor ve Amerikan askerlerini Tayvan’a konuşlandırma çağrısı yapılıyor. “Amerika, kuvvetlerini kaçınılmaz olarak daha büyük bir çatışmayı tetikleyecek ve Tayvan savunmasına olan bağlılığını açıkça ortaya koyacak şekilde konumlandırmalıdır,” diyen yazar, şunları ekliyor: “ABD kara kuvvetleri Tayvan’da çatışmaya girdikten sonra ABD hükümetinin daha büyük bir çatışmaya girmemesi son derece düşük bir ihtimaldir.”

Bu bölgelerden herhangi birinde doğrudan bir askeri çatışmanın tetiklenmesi, Trump’a “Ekim sürprizi”ni sağlayabilir. Bu, ancak devasa bir can kaybı ve çatışmanın bir dünya savaşına yol açma olasılığı pahasına olacaktır. Amaç, seçmenleri etkilemek olmayacak; zira Trump 2016 seçiminde kazanamadığı halkın oyuna dayalı bir strateji izlemiyor. Amaç, daha çok, bir başkanlık diktatörlüğünü sağlamlaştırıp tüm muhalefeti şiddetle bastırmayı hedefleyen bir darbenin koşullarını yaratmaktır. Savaş, Trump’ın İsyan Yasası’na başvurup sıkıyönetim ilan etme tehditlerini hayata geçirmenin bahanesi işlevi görebilir.

Trump’ın sözde siyasi muhalifi olan Demokratik Parti ve onun başkan adayı Joe Biden, bu tür bir askeri provokasyonun ve onun geniş kapsamlı siyasi sonuçlarının koşullarını yaratmaya yardımcı olmuştur. Demokratlar, Trump’ı sürekli Rusya ve Çin karşısında çok “yumuşak” olmakla suçladılar. Buna, ABD’nin ve Rusya’nın Suriye’deki zırhlı araçları arasında kısa süre önce meydana gelen çarpışma da dahildir. Bu olaydan sonra Demokratlar, Amerikan askerlerinin hafif şekilde yaralanmasına misilleme yapılmasını talep ettiler.

Bu gerçeklik dikkate alındığında, ABD’nin Rusya’ya veya Çin’e karşı bir askeri muharebesi halinde, Demokratlar Trump’ın savaş girişimine destek olacaklardır.

Savaş tehdidinin altında yatan, kapitalist sistemin çözümsüz krizi ve ABD emperyalizminin küresel egemenliğindeki gerilemeyi dengelemek için askeri saldırganlığa yönelmesidir. Bu durum, COVID-19 pandemisinin dizginsizce yayılması, kitlesel işsizlik, yoksulluk ve artan toplumsal hoşnutsuzluk eliyle daha da şiddetlenmiştir. Amerika’nın egemen oligarşisi, bu yoğun ve çözümsüz iç gerilimleri, militarizmin patlaması biçiminde dışarıya yönlendirme peşinde koşmaktadır.

Cumhuriyetçiler ve Demokratlar ölüm saçan işe dönüş ve okula dönüş gündemlerini izlerken, hem savaşa hem de işlerin, yaşam standartlarının ve bizzat işçilerin hayatlarının yok edilmesine karşı mücadele, Trump-Biden seçim yarışı çerçevesi içinde verilemez. 2020 seçimini kim kazanırsa kazansın, savaş ve diktatörlük yönelimi devam edecektir.

Savaş tehlikesine ve Amerikan halkının ezici çoğunluğunun karşı karşıya olduğu tüm ölüm kalım meselelerine, ancak işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinde bağımsız siyasi seferberliği yoluyla karşı konabilir. Bu ise, bu mücadeleyi örgütlemek için işyerlerinde ve mahallelerde taban komiteleri oluşturulması ve Trump’ın diktatörlük komplolarını durdurup hükümetini devirmek için bir siyasi genel grev gerekliliğini gündeme getirmektedir.

Bill Van Auken