Trump, İran’a karşı bir savaş mı planlıyor?

Bill Van Auken
18 Kasım 2020

Trump önderliğindeki Beyaz Saray, 2020 seçimlerinin sonuçlarını geçersiz kılarak bir başkanlık diktatörlüğü kurmayı amaçlayan darbe girişiminin bir parçası olarak, İran’a karşı bir saldırı savaşı başlatmaya mı hazırlanıyor?

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Trump yönetimi tarafından geliştirilen İran karşıtı ekseni oluşturan İsrail ile Basra Körfezi’nin Arap petrol monarşilerine yoğunlaşan yedi ülkelik turuna başlarken, hem Washington hem de İsrail’deki ordu-istihbarat çevrelerinde artan bir ivedilikle sorulmakta olan soru budur.

Geçtiğimiz hafta ABD’de bir muhabirin sorusuna “ikinci bir Trump yönetimine yumuşak geçiş” olacağı yanıtını veren Pompeo’nun ziyaretinin arifesinde, İsrail’in İngilizce yayınlanan iki büyük gazetesi, Haaretz ve Jerusalem Post, dijital yayınlarında İran’a karşı savaş tehdidini öne çıkardılar.

Haaretz’in manşeti, “Netanyahu İran’ı vuracak mı? Mümkün görünmüyor ama Trump vurabilir” şeklindeydi. Jerusalem Post ise “İsrail ve ABD, İran’a saldırmayı mı planlıyor?” diye soruyordu.

Giderek artan spekülasyona yön veren sadece Pompeo’nun İsrail ziyareti değil (ziyaret, bir ABD dışişleri bakanının ilk kez işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan Siyonist bir yerleşimde boy göstermesini kapsıyor). Bu hafta başında, eski İran-Kontra komplocusu olan, Trump yönetiminin hem İran hem Venezuela özel temsilcisi Elliott Abrams, Başbakan Binyamin Netanyahu ile görüşmek üzere İsrail’e geldi. Ayrıca Jerusalem Post, ABD Genelkurmay Başkanı Mark Milley’in Perşembe günü İsrailli mevkidaşı Aviv Koçavi ile bir video konferans görüşmesi yaptığını bildirdi.

Trump-Netanyahu görüşmesi, 27 Ocak Pazartesi [Kaynak: Beyaz Saray]

Trump yönetimi ve İsrail’deki Netanyahu hükümeti, göreve gelecek Biden yönetiminin, “azami baskı” denilen yaptırım rejimini herhangi bir şekilde gevşetmesine karşı çıkıyor. İran’a karşı söz konusu yaptırımlar, Washington’ın Tahran ile büyük güçler arasında varılan 2015 nükleer anlaşmasını tek taraflı feshetmesinin ardından uygulamaya konmuştu. ABD emperyalizmi, İran’ın “terörizm”e destek verdiği ve sivil nükleer programının sözde tehdit oluşturmaya devam ettiği iddialarını öne sürerken, enerji zengini Basra Körfezi üzerindeki egemenliğinin karşısındaki bir rakip ve aynı zamanda Çin’in ekonomik-askeri bir müttefiki olarak İran’ı bertaraf etmeye kararlıdır.

Trump’ın sandıklardaki yenilgisinin hemen ardından ABD-İsrail temaslarındaki olağanüstü telaş, Pentagon’un üst düzey yetkililerin toptan tasfiyesi ortamında meydana geliyor. Bu tasfiye, Savunma Bakanı Mark Esper’in bir tweet’le görevden alınıp yerine az bilinen, eski Özel Kuvvetler albayı ve Trump destekçisi Christopher Miller’ın atanmasıyla başladı.

Yönetim mevkilerine, Trump’a sadık olan ve aşırı İran karşıtlıklarıyla bilinen başka sağcı figürler getirildi. Emekli general ve Fox News yorumcusu Anthony Tata bunlar arasında. Tata, Pentagon’da üç numara olarak tarif edilen savunma politikası müsteşarlığı görevine getiriliyor. Trump, Tata’nın daha önceki adaylığını, Barack Obama’yı “terörist lider” olmakla suçlaması ve eski CIA Müdürü John Brennan’ın idam edilmesi çağrısı yapması nedeniyle iptal etmek zorunda kalmıştı. 34 yaşındaki aşırı sağcı Ezra Cohen-Watnick savunma bakanlığı istihbarat müsteşarlığına getirilirken, Trump adına Joe Biden’ın Ukrayna’daki kirli çamaşırlarının peşinde koşulmasında önemli bir rol oynayan Kash Patel savunma bakanlığı özel kalemi olarak atandı.

Yeni Savunma Bakanı Miller, bunlara ek olarak, emekli Albay Douglas Macgregor’ı kendisinin başdanışmanı yaptı. Macgregor, ABD sınırları içinde sıkıyönetim ilan edilmesini ve göçmenler ile sığınmacıların yargısız infaz edilmesini savunmasıyla ünlü.

İsrail basınından çok daha dikkatli davranan New York Times, Pentagon’daki temizliğin daha önce görülmemiş nitelikte olduğunu kabul ederken şunları belirtiyordu: “Şimdiye kadar bu yeni atananların İran konusunda gizli bir gündemlerinin olduğuna veya görevlerini ellerinde bir eylem planıyla üstlendiklerine dair bir kanıt bulunmuyor.” Bununla birlikte, gazete şöyle ekliyordu: “Kadro değişikliğinin, İran gibi düşmanlara karşı açık veya gizli operasyonları da içerecek şekilde, değişken ve tehlikeli bir dönemin habercisi olması imkânsız değil.”

Böylesi bir faşizan militaristler topluluğunun, Trump’ın başkanlık seçimlerinin sonuçlarını iptal ettirme girişimlerinin ortasında Pentagon’da kilit politika pozisyonlarını işgal etmesi, doğrudan doğruya şu tehdidi doğurmaktadır: ABD silahlı kuvvetleri, olası bir yeni savaşın yanı sıra, gelişmekte olan darbe girişimine karşı kitlesel halk muhalefetinin kaçınılmaz patlamasını bastırmak için kullanılacaktır.

Trump’ın Esper’e olan düşmanlığı, Haziran başındaki olaylara dayanmaktadır. O zaman Esper, başkanın İsyan Yasası’nı devreye sokma ve polis şiddetine karşı düzenlenen gösterilere saldırmak üzere düzenli ordu birliklerini sokaklarda görevlendirme tehditleri ile arasına mesafe koymuştu.

Esper’in görevden alınmasından sonra General Milley, genelkurmay başkanlığıyla bir toplantı yaptı ve aynı gün ABD muharebe komutanlıklarıyla bir konferans düzenledi. Hiç kuşku yok ki, Milley ve diğerleri, ordu kurmayları arasında kimin Trump’ın darbesini destekleyeceğini ve kimin buna karşı çıkacağını anlamak için nabız yokluyor.

Milley, Gaziler Günü’nde yeni bir ordu müzesinin açılış töreninde yaptığı konuşmada anlamlı bir şekilde şunları vurguluyordu: “Biz ordular arasında benzersiziz. Bir kral ya da kraliçe, bir zorba ya da diktatör üzerine yemin etmiyoruz. Bir kişi üzerine yemin etmiyoruz… Anayasa üzerine yemin ediyoruz.”

İran’ın sivil nükleer programına veya başka stratejik hedeflerine yapılacak bir saldırı, Trump’a, kamuoyunu şok edip bir başkanlık diktatörlüğünü sağlamlaştırmak için gerekli siyasi koşulları yaratmak üzere tasarlanmış bir tür “Aralık sürprizi” sağlayabilir.

Böylesi bir saldırının bölgede konuşlanmış binlerce ABD askerinin hayatını tehdit edecek şekilde şüphesiz İran’ın misillemesini kışkırtacak olması, bu tür bir provokasyonun istenen sonucu olacaktır. ABD egemen oligarşisinin en acımasız kesimlerini temsil eden Trump, çeyrek milyon Amerikalının COVID-19’dan gereksiz yere ölmesine yol açan yönetime başkanlık etmektedir. Basra Körfezi bölgesindeki Amerikan askerleri arasında kitlesel kayıpların olması, yönetimin siyasi hesapları açısından ufak bir bedel olacaktır.

Daha önceki bu tür olaylar göz önünde bulundurulduğunda, Biden ve Demokratik Parti, kendilerini yeni “savaş dönemi başkanı”na tabi kılabilirler. Demokratlar, Trump yönetimine sürekli sağdan muhalefet etmiş ve onu Rusya’ya ve Çin’e karşı “aşırı yumuşak” olmakla suçlamıştır. Pentagon’daki kötülük habercisi kadro değişimine verdikleri tepki ise, bunun ABD emperyalizmini “düşmanlarımıza” karşı savunmasız bırakabileceği uyarısında bulunmak oldu.

NATO’nun Avrupa müttefik yüksek komutanı görevinde bulunmuş ve Pentagon’da danışmanlık yapmış emekli Amiral James Stavridis, Almanya’da yayımlanan Der Spiegel’e verdiği röportajda, “büyük tehlike” uyarısında bulunuyordu.

ABD başkanı “tüm seçenekleri elinde bulunduruyor” diyen Stavridis şöyle devam ediyordu: “Her türlü askeri harekât, hatta nükleer silahlı bir saldırı emri bile verebilir. Üstelik tepede artık hiç tecrübesi olmayan ve onu tehlikeli fikirlerden alıkoymayacak insanlar var. Örneğin, Trump, ABD Donanması’nın Çin açıklarındaki uluslararası sularda devriye gezmesini sağlayarak durumu tırmandırabilir. Baş düşmanı ilan ettiği İran’a karşı hedef gözeten askeri saldırı emri bile verebilir.”

Ancak bu tehlikenin temelinde sadece Trump’ın komplosu değil, ABD emperyalizminin çözümsüz krizi yatmaktadır. İçeride; demokratik kurumlardan geriye kalanlar sürdürülemez düzeydeki toplumsal eşitsizliğin ağırlığı altında çökerken, dışarıda; onlarca yıldır, hem Demokrat hem Cumhuriyetçi yönetimler altında, küresel egemenliğindeki gerilemeyi askeri saldırı yoluyla tersine çevirmeye çalışıyor. Bu gelişme eğilimleri, 2020 seçimini ve sonrasını çevreleyen görülmemiş siyasi krizle iç içe geçiyor.

Savaş ve diktatörlük tehdidine karşı mücadele, bir Wall Street ve ordu-istihbarat aygıtı partisi olan Demokratik Parti ile Trump yönetimi arasındaki çatışmanın çerçevesi içinde verilemez. Trump’ın diktatörlük komplosunu yenilgiye uğratmak ve toplumun sosyalist dönüşümü uğruna mücadeleyi ilerletmek için, işçi sınıfının bir siyasi genel grev mücadelesinde bağımsız seferberliği gerekiyor.

14 Kasım 2020