Pandemi şiddetlenirken hükümet “sürü bağışıklığı” politikasında ısrarcı

Ulaş Ateşçi
19 Kasım 2020

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Salı günü duyurduğu yeni koronavirüs “kısıtlamaları”, hükümetin, kaç kişi ölürse ölsün “sürü bağışıklığı” politikasında kararlı olduğunu gösteriyor. Avrupa çapında hükümetlerin resmi politikaya karşı artan muhalefet karşısında yaptığı gibi, Erdoğan hükümetinin duyurduğu göstermelik kısıtlamalar da pandemiyi değil, halk içindeki öfkeyi kontrol altına almayı amaçlıyor.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Pazartesi günü Bilim Kurulu toplantısı sonrası yaptığı açıklamada “Hastalığın yayılmasını önleyici somut tedbirlerin hayata geçirilmesinin tavsiye edilmesi yönünde karar alındı” diyerek hâlihazırda herhangi bir somut önlem olmadığını itiraf etmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Salı akşamı, hafta sonları “tedarik ve üretim zincirleri aksamayacak şekilde” ülke genelinde akşam 8’den sabah 10’a kadar sokağa çıkma yasağı ilan etti.

“Tedarik ve üretim zincirlerinin aksamaması” vurgusu, hükümetin insan hayatı karşısında kapitalist kâra öncelik verdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Erdoğan, yine “çalışanları” ayırarak, “Hâlen 65 yaş üstü için uygulanan belirli saatlerde sokağa çıkma uygulaması çalışanlar hariç olmak üzere 20 yaş altına da” uygulanacak diye ekliyordu.

Bu hafta ara tatile giren okullardaki eğitimin yıl sonuna kadar uzaktan devam etmesine karar verilirken, “Alışveriş merkezleri, marketler, berber ve kuaförler gibi işletmelerin çalışma süreleri saat 10:00 ile 20:00 arası olarak sınırlanacak.” Diğer şeylerin yanı sıra “restoran ve kafelerde sadece paket servis uygulamasına geçilecek.”

Pandeminin ülke genelinde kontrolden çıktığı koşullarda, okulların kapatılması dışındaki tüm “tedbirler” göstermeliktir. Okulların açılması kampanyasını desteklemiş olan Eğitim-Sen’in açıklamasına göre, yüz yüze eğitimin başladığı Eylül ayından beri 14 eğitim emekçisinin hayatını kaybetti.

Sağlık Bakanı Koca, Salı günü son 24 saat içinde 103 kişinin COVID-19 nedeniyle hayatını kaybettiğini ve 3.819 hasta tespit edildiğini açıklamıştı. Dün ölü sayısı 116’ya, hasta sayısı ise 4.215’ye sıçradı.

“Vaka” ile “hasta” arasında keyfi ve bilim dışı bir ayrım yapan hükümet, işçileri işe gitmeye zorlamak ve halk öfkesini dizginlemek amacıyla pandemiye dair gerçek verileri açıklamayı reddediyor. Ancak eldeki veriler, Türkiye’deki durumun Avrupa’da en kötü ülkeler arasında olduğunu gösteriyor.

Türkiye, Çarşamba günü açıklanan 3.742 ağır hasta sayısıyla, Avrupa’da ikinci sırada yer almaktadır. Dahası, erişkin yoğun bakım doluluk oranı, birçok hastanede kapasite artırılmış olmasına rağmen, yüzde 70,8’e ulaşmış durumda. Bu konuyla ilgili olarak, bir yoğun bakım doktoru Twitter’da şu soruyu soruyordu: “Pandemi öncesi 12 kişilik kapasitesi olan yoğun bakımda şu an 36 hasta tedavi görüyorsa ve kapasite kâğıt üzerinde 60 gösterilmeye başlanmışsa yoğun bakım doluluk oranı %300 müdür yoksa %60 mı?”

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyesi İbrahim Akkurt ise Pazartesi günü şu iddiada bulundu: “PCR testi pozitif ve radyolojik, tomografik bulgusu olan olguların yüzde 3,8’i eğer 3.316 ise, 35 yıllık bir göğüs hastalıkları uzmanı, bir hekim, sahada bulunan bir kişi olarak bu yüzde 3,8’in yüzde yüzünü dört işleme döktüğümde bugünkü gerçek vaka sayısı 87 bin 263 oluyor.”

Hükümetin “kısıtlamaları”, tabip odalarının ve bilim insanlarının sağlık sisteminin çökeceğine ve sağlık emekçileri arasında öfkenin büyüdüğüne dair uyarılarda bulunmasının ardından geldi. Ne var ki, bu önlemler, pandemiyi kontrol altına almayı değil, sağlık sisteminin çökmesini engellemeyi amaçlıyor.

Bu koşullarda, TTB, COVID-19’un meslek hastalığı kabul edilmesi talebiyle bir “eylem planı” açıkladı. Geçtiğimiz hafta beş günlüğüne “ışık kapama” eylemi başlatan TTB, talepleri karşılanmazsa greve gidebilecekleri uyarısında bulunuyordu. Dün itibarıyla, en az 161 sağlık emekçisi COVID-19’dan hayatını kaybederken, virüs sağlık emekçileri arasında hızla yayılıyor.

Yine geçtiğimiz hafta, İstanbul Tabip Odası, hükümetin salgın politikasının iflas ettiğini belirterek “İstanbul için acil kapanma” çağrısı yapmıştı. Türk Toraks Derneği de bir açıklama yaparak şunları belirtmişti: “Covid-19 ile mücadele bireylerin sorumluluğuna bırakılmamalıdır. Toplumsal hareketlilik kısıtlanmalıdır. En az iki hafta, hatta koşullar zorlanarak bir ay tam kapanma gereklidir.”

Salı günü, resmi koronavirüs “kısıtlamaları” açıklanmadan önce, TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Şebnem Korur Fincancı YetkinReport’ta şu çağrıda bulunuyordu: “Öncelikle zorunlu üretim ve çalışma gerektirenler dışında iş yerlerinin en az 3-4 hafta kapanması gerekiyor. Bilimsel çalışmalara göre 2 hafta kapanmanın bulaşma hızını yüzde 22, dört haftanın yüzde 38 düşürdüğü görülüyor.”

TTB, 24 Ekim’deki kendi verilerine göre İstanbul’daki günlük vaka sayısının 10 bin civarına ulaştığını duyurmuştu.

Aynı açıklamada İzmir için verilen rakam bindi;ancak İzmir Tabip Odası Salı günkü açıklamasında bu sayının 3.500 civarına ulaştığını belirtiyordu. Oda yetkilileri dün bir açıklama yaparak kentteki sağlık sisteminin çöküşün eşiğinde olduğu uyarısında bulundular: “Ambulanslar olguları taşımakta zorlanmaktadır. Hastanelerde mevcut servisler, yoğun bakımlar yetmiyor, yeni COVID-19 servisleri ve yoğun bakımlar açılıyor… Sağlık sistemimizin yanıt verme kapasitesini çok zorlayan bir noktadayız.”

Ölü sayısıyla ilgili son veriler, hükümetin resmi ölü sayısının da güvenilmez olduğunun ve gerçekte Türkiye’de bir süredir pandemiden her gün yüzlerce ölümün meydana geldiğinin altını çiziyor.

İstanbul Tabip Odası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin verilerine dayanarak, 12 Mart-4 Kasım 2020 tarihleri arasında İstanbul’da, 2015-2019 ortalamasına göre toplam 8.456 ek ölüm olduğunu ifade etti. Sağlık Bakanlığının 25 Ekim’de İstanbul için verdiği toplam ölü sayısı ise sadece 3.253’tü.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Cumartesi günü Twitter’da, o gün kentteki “bulaşıcı hastalık ölüm sayısı”nın 164 olduğunu açıkladı. Bakanlığın o gün Türkiye geneli için verdiği sayısı ise 92’ydi. Birçok veriye ulaşılamayan koşullarda bir karşılaştırma yapmak gerekirse, bu yıl 28 Mart’ta İstanbul’da bulaşıcı hastalıklardan ölenlerin sayısının 21 olduğu açıklanmıştı. Yine Sağlık Bakanlığı’nın 16 Kasım tarihli verilerine göre tüm yeni koronavirüs hastalarının yaklaşık dörtte birinin İstanbul’da teşhis edildiği dikkate alındığında, Türkiye’deki gerçek günlük ölüm sayısının 400-500 civarında olduğu tahmin edilebilir ki bu Fransa, İspanya, Britanya ve İtalya gibi ülkelere yakın bir sayıdır.

İmamoğlu’nun konuyla ilgili ikinci tweeti, hükümet ile burjuva muhalefet partileri arasında işçilerin canı pahasına yapılan gerici işbirliğini örneklemektedir: “Sağlık Bakanımız Sayın @drfahrettinkoca az evvel beni aradı. Tedbirler konusunda hassasiyetle çalıştıklarını söyledi. Pandemi sürecinde seferberlik anlayışıyla, şeffaflık ve bilim temelinde tüm adımları hep beraber atmak vazifemizdir.”

Gerçek şu ki, hem İmamoğlu hem de diğer CHP’li yetkililer, izlenen “sürü bağışıklığı” politikasına karşı artan halk muhalefetini dizginlemek için ellerinden geleni yapmış ve İstanbul gibi yönetimde oldukları şehirlerde aynı politikaları uygulamışlardır. Bundan yaklaşık üç hafta önce, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İmamoğlu ile yakın işbirliği içinde çalıştıklarını vurgulamıştı. İstanbul ve İzmir gibi CHP’li belediyelerin kimi pandemi kısıtlamalarını ancak Salı günü açıklamış olmaları tesadüf değildir.

Bu belediye başkanlarının pandeminin başından beri kendi ellerindeki verileri açıklamamaları ve hükümetle işbirliği yapmaları, geçtiğimiz yılki yerel seçimlerde onları destekleyen sahte solun rolünü teşhir etmektedir.

Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ise başından itibaren gerekli olmayan tüm işyerlerinin durumdan etkilenen işçilere ve küçük işyeri sahiplerine tam gelir sağlanarak kapatılması çağrısı yaptı. Pandeminin yaklaşık dokuz ayı, egemen sınıfın ölüm saçan politikasına karşı salgını kontrol altına almanın ve hayatları kurtarmanın tek yolunun işçi sınıfının bağımsız siyasi müdahalesi olduğunu ortaya koymuştur.

İşçiler, gerekli olmayan üretimi durdurmak ve hayatları kurtarmak için kapitalizm yanlısı sendikalardan bağımsız taban komiteleri inşa etmeli ve bu küresel felaketin temel nedeni olan kapitalist sisteme karşı sosyalizm mücadelesinde harekete geçmeliler.