Türkiye'deki öğrenci protestolarının uluslararası bağlamı

Peter Schwarz
19 Ocak 2021

Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi'nin Sekreteri Peter Schwarz'ın 17 Ocak Pazar günü düzenlenen "Demokrasinin küresel çöküşünün ortasında Boğaziçi Üniversitesi protestoları için ileriye giden yol" başlıklı çevrimiçi toplantıda yaptığı konuşma.

***

Sevgili yoldaşlar ve dostlar,

Öncelikle, Boğaziçi Üniversitesi’nde Erdoğan yönetiminin otoriter emellerine karşı mücadele eden öğrencilerle tam dayanışmamı ifade etmek istiyorum.

Türkiye, uzun bir askeri darbeler ve otoriter rejimler tarihine sahip: 1960 ve 1980’de ordu iktidarı şiddetli darbelerle ele geçirmiş, 1971 ve 1997’de hükümet değişikliği olmasını dayatmıştı. Yine de Erdoğan’ın otoriter yöntemlere yönelmesini, önceki diktatörlüklerin bir tekrarı olarak görmek yanlış olur.

“Batı dünyasının lider ülkesi” denilen Amerika Birleşik Devletleri’nde bir darbe girişiminin gerçekleşiyor olması, uluslararası bir gelişme ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Darbeler ve diktatörlükler, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ağırlıklı olarak Latin Amerika, Afrika, Ortadoğu ve Asya’da bulunan, ekonomik açıdan az gelişmiş ülkelerde meydana geldi. Genellikle Washington, Paris ya da Berlin tarafından planlanıp organize edildiler. Ancak büyük emperyalist ülkeler, birkaç istisna dışında, benzer gelişmelerden uzak kaldı.

Bu ülkelerin zenginliği, egemen sınıfa, hali vakti yerinde bir orta sınıfın, yozlaşmış işçi liderlerinin ve sosyal tavizlerin yardımıyla, açık sınıf çatışmasından kaçınma ve demokratik dış görünüşü koruma olanağı verdi.

Kishore yoldaş, bugün ABD’deki 6 Ocak darbe girişimini anlattı. Onu tekrarlamak istemiyorum. Ama ABD’nin bir istisna olmadığını vurgulamak istiyorum.

Otoriter ya da açıkça faşist yöneticiler, bir dizi önemli ülkede şimdiden iktidardalar: Brezilya’da Bolsonaro, Filipinler’de Duterte, Macaristan’da Orbán, Polonya’da Kaczyński.

Batı Avrupa’da da egemen sınıf bir kez daha otoriter yönetim biçimlerine başvuruyor.

İspanya’da açıkça faşist Vox partisi parlamentoda. Yüzden fazla emekli subay, krala bir askeri darbe düzenleme çağrısında bulundu ve sohbet gruplarında subaylar milyonlarca insanın öldürülmesini talep etti.

Fransa’da polis, Sarı Yelek protestolarını çok büyük bir vahşilikle bastırdı. Cumhurbaşkanı Macron hükümeti, demokratik hakları giderek kısıtlıyor.

İtalya’da aşırı sağcı Lega, Mussolini’yi yücelten faşistlerle ittifak halinde iktidara dönmeye hazırlanıyor.

Ve Almanya’da, faşist Almanya İçin Alternatif (AfD), üç buçuk yıldır parlamentoda. Güvenlik aygıtı içinde geniş çaplı terörist ağları aktif durumda. Aşırı sağcılar, geçtiğimiz otuz yıl içinde, aralarında birçok Türkiyeli göçmenin de bulunduğu 200’den fazla insanı öldürdüler.

Faşistler, devletin en üst kademeleri tarafından korunuyor ve teşvik ediliyorlar. Örneğin, 2000-2007 yılları arasında 10 göçmeni öldüren Ulusal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütünün çevresinde en az iki düzine polis ve istihbarat muhbiri bulunuyor. Hatta onlardan biri, bir cinayet sırasında olay yerindeydi. Ama tüm bunlar örtbas edildi.

Egemen seçkinler, ideolojik açıdan da aşırı sağcılara zemin hazırlıyorlar. Baberowski olayı bunun örneğidir.

Jörg Baberowski, Almanya’nın en iyi bilinen tarihçilerinden birisi. Kendisi Berlin’deki Humboldt Üniversitesi’nde Doğu Avrupa Tarihi bölümüne başkanlık ediyor. Baberowski, 2014’te, Almanya’nın en yüksek tirajlı haber dergisi olan Der Spiegel’de, Hitler’in kötü biri olmadığını ilan etti. Aynı yerde, Alman tarihçileri arasındaki en ünlü Nazi savunucusu olan Ernst Nolte ile dayanışmasını ifade etti.

Partimiz bunun için Baberowski’yi açıkça eleştirdiğinde, tüm burjuva medya bize saldırganca tavır aldı. Üniversite yönetimi ve çok sayıda akademisyen, Baberowski’ye arka çıktı. Baberowski’nin aşırı sağcı görüşleri gitgide daha açık hale gelmesine ve bir mahkeme onun bir “aşırı sağcı” olarak adlandırılabileceğine karar vermiş olmasına rağmen, halen arka çıkmaya devam ediyorlar.

Peki, egemen sınıfların dünya çapında sağa kaymasının ve demokrasinin çöküşünün nedeni ne?

Olası tek cevap, kapitalizmin krizinin artık demokrasiyle bağdaşmayacak ölçüde gelişmiş olduğudur.

Altı yıl önce, Baberowski’nin tarihi tahrif etmesinin Alman tarihindeki kritik bir dönüm noktasıyla kesiştiğini yazmıştık. Bunun, hükümetin Almanya’nın onlarca yıllık askeri kısıtlamasını sonlandıracağını açıklamasıyla yakından bağlantılı olduğunu söylemiştik. “Alman militarizminin canlanması, Nazi döneminin suçlarını önemsiz gibi gösteren yeni bir tarih yorumunu gerektiriyor,” diye yazmıştık.

Bu, o zamandan beri tamamen doğrulandı. Almanya, çok büyük bir ölçekte silahlanıyor. Uzmanlaşmış yayınlar, hevesle, Almanya’nın ve Avrupa’nın yeniden nasıl “dünya güçleri” olabileceğini tartışıyor.

Tüm diğer kapitalist ülkelerde de benzer gelişmeler meydana geliyor. Geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında olduğu gibi, emperyalist devletler arasındaki çatışmalar hızla yoğunlaşıyor.

ABD, otuz yıldır aralıksız savaş halinde ve en önemli rakibi olarak gördüğü Çin’e askeri saldırı düzenlemeye hazırlanıyor. Bu, kaçınılmaz olarak, nükleer bir üçüncü dünya savaşına yol açar. Bu durum, Başkan Biden yönetiminde de değişmeyecektir.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) tarafından yayımlanan Strategic Survey of 2020, dünya durumunu şöyle tarif ediyor:

2020’nin ortalarına gelindiğinde, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Çin arasındaki ilişkiler, neredeyse on yılların en düşük noktasına geriledi. Rusya-Batı ilişkileri şüphe içinde kalmaya devam etti. Çin-Hindistan gerilimleri, ölümcül sınır çatışmaları biçiminde alevlendi. ABD, Dünya Sağlık Örgütü dahil olmak üzere birçok örgütü ve antlaşmayı kınadı ya da bunlardan çekildi. Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nden ayrıldı. Çin, Hong Kong’un özel statüsünü değiştirdi.

Bu durum, işçi sınıfının küçük bir mali oligarşinin sistematik olarak yağmalanmasıyla bir araya geliyor.

2020’de, dünya çapında, toplam servetleri 8,7 trilyon dolar olan 2.153 milyarder vardı. Bu meblağ, dünya nüfusunun en yoksul yüzde 60’ının, yani yaklaşık 4,6 milyar insanın servetine eşittir!

Savaş ve toplumsal eşitsizlik demokrasi ile bağdaştırılamaz. İşte bu yüzden Türkiye, ABD, Avrupa ve başka her yerde egemen sınıflar faşizme ve diktatörlüğe yöneliyor.

Koronavirüs pandemisi bu gelişmeyi hızlandırmış durumda. Pandemi sadece tıbbi bir kriz olarak tanımlanamaz. O, dünya kapitalizminin baştan sona gerici karakterini gözler önüne sermiştir.

Egemen seçkinler, sistematik olarak, kârları insan hayatlarının üzerine yerleştirdiler. Pandemiyi kontrol altına almak için gereken önlemleri almayı kesin olarak reddettiler.

Toplumsal bedele kayıtsız kâr dürtüsü ilişkisi, oligarkların tiksindirici düzeylerdeki kişisel servet arzusu ve dünya nüfusunun hayatlarına ve refahlarına yönelik insanlık dışı umursamazlıkları, küresel bir toplumsal felaket yaratmıştır.

Dünya genelinde iki milyon insan koronavirüsten ölürken, mali oligarşinin zenginleşmesi dizginsiz biçimde devam etti. Ekonomi tarihinde ilk kez, derin bir ekonomik krizin ortasında borsa fiyatları rekordan rekora yükseliyor. Morglara tabutlar yığılırken, borsa salonlarında şampanyalar patlatılıyor.

Dünyadaki milyarderlerin servetleri artık 10 trilyon dolar eşiğini aşmış durumda. Tesla’nın kurucusu ve dünyadaki en zengin insan olan Elon Musk, tek bir yılda 165 milyar dolar zenginleşti. Yani serveti, günde 450 milyon, saatte 19 milyon dolar arttı.

Peki, bu gelişmeleri anlamak neden bu kadar önemli?

Çünkü bunlar açıkça gösteriyor ki, hem demokratik hakları hem de işçi sınıfının sosyal haklarını savunmak, ancak kapitalizmi ortadan kaldırıp sosyalist bir toplum inşa etmeyi amaçlayan sosyalist bir program çerçevesinde mümkündür.

Kapitalizmin son otuz yıldaki gelişimi, sadece egemen sınıfın savaşa ve diktatörlüğe yönelmesine değil, aynı zamanda işçi sınıfının devasa bir şekilde büyümesine yol açtı. Yüzyıl önce büyük ölçüde tarıma dayanan ülkeler, sanayi merkezleri haline geldiler. Tarihte ilk kez, insanlığın yarısından çoğu şehirlerde yaşıyor. Önde gelen kapitalist ülkelerde bile, orta sınıfın giderek genişleyen kesimleri proleterleşiyor.

Son yıllardaki kriz, emekçi kitlelerin bilincinde derin bir iz bıraktı. İşçi sınıfı ve yoksul kitleler giderek radikalleşiyor. Başlıca görevleri onları kapitalist sisteme tabi kılmak ve sınıf mücadelesini bastırmak olan sendikalara ve partilere gitgide daha çok karşı çıkıyorlar.

Koronavirüs pandemisi, işçi sınıfının kapitalist sisteme güvenini derinden sarsmış durumda. Pandeminin temel dersi, işçi sınıfının çıkarlarını ancak kapitalist sisteme karşı mücadele yoluyla savunabileceğidir. Toplumun mevcut yapılarında değişim talepleri giderek artacaktır.

Toplumsal öfke, sınıf mücadelesinin patlamasına yol açacak. Bu gelişme, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK), resmi sendikaların kontrolü dışında bağımsız taban komitelerinin kurulmasını başlatma çabalarıyla öngörülmüş ve teşvik edilmiştir.

Oligarkların servetinin kamulaştırılması ve dünya ekonomisinin insanlığın çıkarları doğrultusunda sosyalist temelde yeniden örgütlenmesi talebi, zorunlu olarak bu krizden çıkmaktadır. Bu toplumsal sürecin nesnel mantığının farkında olunması, DEUK’un siyasi perspektifinin ve pratiğinin temelidir.

Türkiye’de ve dünya genelinde demokratik hakların savunulması ve diktatörlüğe karşı mücadele, uluslararası işçi sınıfının sosyalizm uğruna mücadelede bağımsız seferberliğine ayrılmaz biçimde bağlıdır. 2020’nin temel derslerinden biri şudur: kapitalizmin krizine yanıt verecek gerçekten ilerici bir çıkış bulunmadıkça, 20. yüzyılın tüm dehşetleri daha kanlı ve acımasız biçimlerde yeniden ortaya çıkacaktır.

Dünya Troçkist hareketi, en elverişsiz koşullarda neredeyse yüzyıldır dünya sosyalist devrimi biçimindeki Marksist perspektifi savunup geliştirmiştir.

Rusya’daki Ekim Devrimi’nin Lenin ile beraber en önemli önderi olan Lev Troçki, 1923’te Sol Muhalefet’i kurdu. Sol Muhalefet, asalak bir bürokrasinin ulusalcı çıkarlarını ifade eden ve uluslararası işçi sınıfının yıkıcı yenilgilerine yol açan, Stalinist “tek ülkede sosyalizm” teorisine karşı mücadele etti. Troçki, Üçüncü Enternasyonal’in tamamen yozlaşmış olması nedeniyle, 1938’de Dördüncü Enternasyonal’i kurdu.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra hareketimiz, işçi sınıfının siyasi bağımsızlığı uğruna mücadeleyi terk eden ve bunun yerine Mao, Arafat ve Fidel Castro gibi Stalinist, reformist ve ulusal liderlerin devrimci öncü olduğunu ilan eden sayısız küçük burjuva eğilime karşı mücadele etti. Bu eğilimlerin hepsi başarısız oldu ve şimdi emperyalizm tarafındalar.

Hareketimiz, geçtiğimiz yıl boyunca, tarihsel temellerinin ve Marksist yönteminin gücünü pratikte göstermiştir. Pandeminin ilk evrelerinden itibaren bizler, küresel tehlike hakkında uyarıda bulunduk, egemen seçkinlerin komplolarını teşhir ettik ve ölümcül virüsü durdurmak için işçi sınıfına bir program ve perspektif sunduk. Dünyada, pandemi üzerine yayınını Dünya Sosyalist Web Sitesi’ninki ile karşılaştırabilecek tek bir yayın yoktur.

Konuşmamı bitirirken, hepinizi Dünya Sosyalist Web Sitesi’ni okumaya, DEUK’un tarihini incelemeye ve onun Türkiye şubesinin inşasına katılmaya davet ediyorum.